1. Makaleler
  2. Yargı Kararları
  3. Sorular ve Cevaplar

YARGITAY KARARLARI IŞIĞINDA İŞÇİ ALACAKLARI BAKIMINDAN BELİRSİZ ALACAK DAVASI VE ISLAH ZAMANAŞIMI PROBLEMİ

*Bu makale Melikşah Üniversitesi Hukuk Fakültesi\'nin Aralık 2014, Sayı:2 Cilt:3 Nolu dergisinde yayınlanmıştır.


 

  YARGITAY KARARLARI IŞIĞINDA İŞÇİ ALACAKLARI BAKIMINDAN BELİRSİZ ALACAK DAVASI  VE ISLAH ZAMANAŞIMI PROBLEMİ

  AN UNESTIMABLE ACTION OF DEBT FOR THE CREDITS OF EMPLOYEE AND THE ISSUE OF AMENDMENT OF LAPSE OF TIME IN THE LIGHT OF SUPREME COURT DECISIONS

                                                                                                  Av.Süleyman TOPAK*                                                                       

   

  ÖZET

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle birlikte, davacıların mağduriyetini önlemek amacıyla hukukumuzda yeni bir dava türü olarak “belirsiz alacak davası” düzenlenmiştir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu 107.maddeye göre, “belirsiz alacak ve tespit davası” başlığı altında “davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkansız olduğu hallerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.” hükmü talep sonucunun belirli olmadığı hallerde uygulanabilecektir. Çalışmamızda işçi alacakları ve tazminatları için belirsiz alacak davasının açılabilip açılamayacağı konusunu tartışacağız. Ayrıca işçi alacakları bakımından kısmi davaya da değineceğiz. Kısmi davaya karşı ileri sürülebilecek ıslah zamanaşımı itirazı üzerinde durulup, bu dava ve belirsiz alacak davası yönünden ıslaha karşı zamanaşımı itirazlarının geçerli olup olmadığı da yine çalışmamızda incelenecektir.

Anahtar Kelimeler: 6100 sayılı Hukuk Muhakemeler Kanunu, İşçi Alacakları, Belirsiz Alacak Davası, Kısmi Dava, Islah, Zamanaşımı

ABSTRACT

With the enactment of The Civil Procedure Law No. 6100,  “unestimable action of debt” is adopted as a new case type, with the object of solving that kind of problems. Article 107 of The Civil Procedure Law says that, if it is impossible to expect the exact and precise determination of the worth or amount of debt in the case date by the creditor or if it is impossible to accomplish that; the creditor is allowed to sue an unestimable action of debt with determining the legal affair and minimum worth or amount. In our article, it will be discussed, if it is possible to sue an unestimable action of debt for the damages and credits of employee. On the other hand, we explain the partial case with regard to credits of employee. Focusing on the objection of amendment of lapse of time against to putting forward to partial case while the present case and an unestimable action of debt will be examined in our study according to whether the statute of limitations applies to appeal against amendment .

Keywords: The Civil Procedure Law No. 6100, Credits of Employee, Unestimable Action of Debt, Partial Case , Amendment , Lapse of Time

 

 

_________________________

*Kayseri Barosu; Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk Anabilim Dalı Doktora Öğrencisi

            GİRİŞ

            01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun getirdiği yeniliklerden biri 107.madde ile düzenlenen “Belirsiz Alacak Davasıdır”.

            6100 sayılı HMK çerçevesinde ve özellikle işçi alacakları yönünden belirsiz alacak davasının açılıp açılamayacağı hususunda gerek doktrinde gerekse Yargıtay daireleri arasında farklı görüşler ortaya konmuş olup, bu problem göz önünde tutulduğunda söz konusu dava türünün işçi alacakları bakımından uygulanabilirliği bağlamında bazı tereddütler hasıl olmuş ve uygulamada da bu tereddütler devam etmektedir.

            Bu nedenle özellikle işçi alacakları bakımından açılacak davalarının bu yeni dava türüne uygun olarak açılmasının gerekip gerekmediği değerlendirilmelidir. Bu itibarla öncelikle 6100 sayılı Kanunda yer alan, belirsiz alacak davasının incelenmesi gerekmektedir. Ayrıca halen mevzuatta yeri bulunan ve uygulanan kısmi davanın da incelenmesi ve bu dava türünün belirsiz alacak davası ile karşılaştırılması gerekmektedir.

            İşçi alacaklarına ilişkin olarak açılan belirsiz alacak davası veya kısmi dava söz konusu olduğunda, açılan bu davalara ilişkin yargılamalar devam ederken işçi tarafından alacak miktarının artırılması amacıyla yapılan ve usulü işlem olan ıslah ile artırılan alacak miktarlarının zamanaşımı itirazıyla karşılaşıp karşılaşmayacağı ve davanın ilk açılmasıyla alacak miktarlarına ilişkin zamanaşımı sürelerinin kesilip kesilmediği konusu bakımından Yargıtay ilgili daireleri arasında görüş birliği bulunmamaktadır.Bu nedenle bu hususun da incelenmesi ve açıklığa kavuşturulması çalışmamızda amaçlanmaktadır.

          I- BELİRSİZ ALACAK DAVASI (HMK. Madde.107 )

            Bilindiği gibi, dava dilekçesinin içeriğinde bulunması gereken hususlardan biri de “açık bir şekilde talep sonucu” dur. Talebin açık bir şekilde yazılmasının nedeni, hakimin, tarafın talebini tam olarak anlaması ve buna bağlı olarak doğru karar vermesi; farklı bir anlatımla, talepten başka bir şeye veya fazlasına karar verememesidir[1].

            Talep sonucu tasarruf ilkesinin bir sonucudur. Davacı bununla mahkemenin neye ne kadar karar vereceğini de belirler[2]. Ayrıca talep sonucunun açıkça yazılmasının önemi, davalının hukuki dinlenilme hakkını kullanabilmesi, daha iyi, daha doğru ve isabetli savunma yapabilmesidir[3].

            Hal böyle olmakla birlikte, bazı durumlarda davacı, alacağın miktarını başlangıçta tam olarak belirleyememektedir. Örneğin, haksız fiilden kaynaklı tazminat davalarında, uğranılan maddi zararın tespiti, açılan davada yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucu ortaya çıkmaktadır; hatta bazen, zararın tespiti için bir bilirkişi incelemesi yetmediği için birden çok bilirkişi incelemesi yaptırılarak sonuca varılmaktadır[4]. Bu nedenle de talep sonucunu tam tespit edemeyen davacının bazı haklardan yoksun kalması yanında, davanın kısmi olsa da reddi halinde mahkeme masraflarına ve vekalet ücretine mahkum olması söz konusu olmaktadır.

            Bu çerçevede hukukumuza yeni giren belirsiz alacak davası,  Almanya ve İsviçre  Usul Hukuku uygulamasından kaynaklı olarak HMK’da kabul edilmiştir[5]. Alman ve İsviçre Usul Hukukları örnek alınarak hazırlanan HMK 107. madde şu şekildedir:

  “(1) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.

(2) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir.

(3) Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir.”

            Görüldüğü gibi davacının dava açarken alacağının belirlenmesinin imkansız olduğu ya da kendisinden beklenemeyecek durumda olduğu hallerde talep sonucunu dava dilekçesinde belirtmesi gerekmemektedir[6]. Kanunun açık hükmüne göre bu tür davalara “Belirsiz Alacak Davası” denilmektedir.

Belirsiz alacak davası, mahkemeden istenilen hukuki korumaya göre kural olarak bir eda davasıdır. Eda davalarında olduğu gibi belirsiz alacak davasıyla da davacı, davalının bir şeyi vermeye veya bir şey yapmaya mahkum edilmesini isteyecektir. Bir şeyi yapmama borcu, belirsiz alacak davasının konusunu teşkil etmez.Belirsiz alacak davasının konusu para olduğu takdirde, davacı davalının parayı ödemeye mahkum edilmesine; para alacağı dışındaki alacaklar bakımından ise bir şeyi vermeye ya da yapmaya mahkum edilmesini isteyecektir[7].

Para alacaklarına ilişkin olarak, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarının ya da değerinin tam olarak belirlenemediği hallerde belirsiz alacak davasının açılması mümkündür. Bunun için davacının dilekçesinde hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktarı belirtmesi yeterlidir. Ancak davacının bu tür bir imkandan faydalanabilmesi için davanın açıldığı tarihte davacının, alacağının miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkansız olduğu bir halin bulunması gerekmektedir. Bu şartların varlığında davacı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar bedeli belirterek davasını açabilmektedir. İkinci fıkra hükmüne göre de, dava devam ederken, karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda ise davacı, talebini, iddiasını genişletilme yasağına tabi olmaksızın artı- rabilmektedir.

Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 107. maddesinde yapılan düzenlemeden sonra, talep sonucunun belirlenemediği hâllerde, kısmî davaya nazaran daha kolay ve ucuz olan, belirsiz alacak davası artık açılabilecektir. Belirsiz Alacak Davasının İş Hukukunda uygulanması belirlenebilir kısmını talep ederken, geri kalan kısmı için tespit davası açması ya da tüm alacağı için bir tespit davası açabilmesi mümkün hale getirilmiştir[8].

Bu düzenleme ile açıkça talep sonucunun, davanın açıldığı anda belirli olması gerektiği kuralından vazgeçilmektedir.  Gerçi dava dilekçesinde talep sonucu olarak asgari bir miktarın belirtilmesi zorunludur, ancak dava açıldığında alacağın asıl ve tüm miktarı henüz belli olmamasına rağmen, zamanaşımı bütün alacak için kesilmektedir. İşte bu yönü ile belirsiz alacak davası kısmi davadan ayrılmaktadır, çünkü kısmi davada dava edilmeyen bakiye için zamanaşımı süresi işlemeye devam edecektir[9].

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun yürürlükte olduğu dönemde davacı fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak, düşük bir miktar için kısmi olarak dava açmakta, miktar yargılama neticesi daha fazla belirlenirse, davalının kabulüyle ya da ıslah yolu ile talep sonucunu arttırmaktaydı. Bu sakıncaları engellemek için HMK ile alacak miktarının kesin olarak belirlenemediği durumlarda belirsiz alacak davası açma hakkı getirilmiştir[10]. Yalnız şu husus unutulmamalıdır ki, belirsiz alacak davası, 01.10.2011 Tarihinde yürürlüğe giren HMK ile kabul edilmiş olduğundan, HMK’nın yürürlüğe girmesinden önce açılan bir davanın, belirsiz alacak davası olarak nitelendirilmesi söz konusu olamaz[11].

Sonuç olarak, belirsiz alacak davası, davanın açıldığı anda talep edilecek alacağın miktarının veya değerinin, davacı tarafından rakamsal olarak belirlenmesinin beklenemeyeceği veya imkansız olması durumlarında, davacıya talebinin miktarını veya değerini yargılama sırasında karşı tarafın veya üçüncü kişinin vereceği bilgiler veya delillerin incelenmesinden sonra, hakimin vereceği süre içinde belirleme imkanı tanıyan tam bir eda davası olarak tanımlanabilir[12].

Belirsiz alacak davasının daha iyi anlaşılabilmesi için HMK 109. maddede düzenlenen “Kısmi Dava” ya da değinmekte fayda vardır.

II- KISMİ DAVA (HMK. Madde.109)

            Bir davanın kısmi dava olarak nitelendirilmesi için alacağının tümünün aynı hukuki ilişkiden (örneğin iş sözleşmesinden)  doğmuş olması ve bu alacağın şimdilik bir kesiminin dava edilmesi gerekir[13]. Bu nedenle davacının, aynı hukuki ilişkiden kaynaklanan alacağının veya hakkının tümünü değil, belirli bir kısmını talep ederek açtığı davaya kısmi dava denir[14]. Bir davanın tam dava mı yoksa kısmi dava mı olduğu, dava dilekçesinin talep sonucundan anlaşılır. Eğer açılan davanın talep sonucunda davanın kısmi dava olduğu açıkça belirtilmiş veya “fazlaya ilişkin hakların saklı tutulduğu” gibi ifade belirtilmişse açılan dava tam dava değil, kısmi davadır[15].

            Fakat fazlaya ilişkin haklar saklı tutulsa dahi dava dilekçesindeki taleplerin tek tek incelenmesi gerektiği, eğer alacak belirlenebilir ise yeniden ek dava açılamayacağı Yargıtay tarafından belirtilmektedir[16]. Bu nedenle kısmi dava açılabilmesi için talep konusunun miktarının, taraflar arasında tartışmalı veya belirsiz olması gerekir. Kanun koyucu, dava konusu talebin miktarı açıkça belirli veya tartışmasızsa, davacının kısmi dava açmakta hukuki yararının olmadığını belirtmiştir[17].

Ayrıca Hukuk Muhakemeleri Kanunu’yla dava dilekçesinde fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmaması halinde zımni feragat edilmiş olduğu uygulamasına da son verilmiştir[18]. Zira HMK 109.madde üçüncü fıkrasına göre, “Dava açılırken, talep konusunun kalan kısmından açıkça feragat edilmiş olması hali dışında, kısmi dava açılması, talep konusunun geri kalan kısmından feragat edildiği anlamına gelmez.” Bu hükme göre kısmi dava açılırken dava açılmayan kısım için açıkça feragat edilmemesi halinde ek dava açılması hakkının ortadan kalkmayacağı vurgulanmıştır.

Kısmi davanın açılabilmesi için dava konusunun bölünebilir olması gereklidir. Zira HMK 109.madde birinci fıkraya göre, “Talep konusunun niteliği itibariyle bölünebilir olduğu durumlarda, sadece bir kısmı da dava yoluyla ileri sürülebilir.”  Örneğin İkiyüzellibin lira alacağın sadece yirmibeşbin lirası dava konusu edilebilir. Fakat HMK 109.madde ikinci fıkraya göre, “Talep konusunun miktarı, taraflar arasında tartışmasız veya açıkça belirli ise kısmi dava açılamaz.”

Zira Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 17.10.2012 T., 2012/9-838 E., 2012/715 K. sayılı kararında “…Dava konusu edilen alacak, yargılama sırasında hesap raporu alınmasını gerektiriyor veya miktar veya değerinin belirlenmesi yargılama sırasında başka bir olgunun tespit edilmesini gerektiriyor ise talep konusu alacağın tartışmalı veya açıkça belirlenemeyeceği kabul edilmeli ve kısmi dava olarak görülmelidir.

            Ayrıca belirtmek gerekir ki tazminat ve alacakların belirlenmesine ilişkin kayıtlar ise genelde işveren tarafından tutulmaktadır. Dava konusu edilen alacağın (talep sonucunun) miktar olarak belirlenmesi, karşı tarafın vereceği (elindeki belgelerle) bilgi sonucu mümkün ise alacağın tartışmalı ve belirli olmadığı sonucuna varılmalıdır[19]. şeklinde tespitte bulunulmuştur.

            Görüldüğü gibi bir davanın işçi alacağı dahi olsa kısmi dava olarak görülmesi için talep konusu alacağın tartışmalı olması ve alacak miktarının taraflar arasında açıkça belirli olmaması gereklidir.

            III- BELİRSİZ ALACAK DAVASI VE KISMİ DAVA ARASINDAKİ FARKLAR

            a) Belirsiz alacak davası, davacının, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkansız olduğu hallerde, alacaklının hukuki ilişki ile asgari bir miktar ya da değer belirterek açması halinde söz konusu olur[20].

            Kısmi dava ise, talep kısmı bölünebiliyor ise bu bölünebilen kısmın dava edilmesi halinde söz konusu olur. Örneğin, davacı kendisine satılan fakat teslim edilmeyen 10 adet arabadan yalnızca birinin kendisine teslimini dava edebilir[21].

            Belirsiz alacak davası ile kısmi davanın ayırt edilmesindeki en önemli kıstas, davacının dava dilekçesinde gösterdiği talep sonucudur. Davacı alacağının tamamını hüküm altına alınmasını istiyorsa belirsiz alacak davası, dava dilekçesinde gösterilen alacağın bir kısmının hüküm altına alınmasını talep ediyorsa kısmi dava söz konusu olacaktır.

            b) Belirsiz alacak davası sadece para alacakları için söz konusu olur. Konusu para olmayan eda davaları için belirsiz alacak davası açılamaz[22]. Zira konusu para alacağına ilişkin olmayan işe iade davası, hizmet tespiti davası gibi iş yargısına ilişkin davaların belirsiz alacak davası olarak açılması mümkün değildir.

            Oysa kısmi dava konusu paradan başka davalar için de söz konusu olur. Yukarıda verilen örnekteki gibi,  araba teslimine ilişkin kısmi dava açılabilir.

            c) Davanın tahsil amaçlı belirsiz alacak davası olarak açılması halinde bir ek dava veya aynı davada dava konusunun ıslah yolu ile arttırılması söz konusu olmaz[23].

            Oysa kısmi davada özellikle bilirkişi raporuyla dava konusu alacak miktarı tam olarak belirlenir olması halinde, bu kısmın ıslah yoluyla artırılması mümkündür.

            d) Belirsiz alacak davasında miktar belirlendikten sonra, tamamının istenmesi halinde zamanaşımı defi dikkate alınmaz. Kısmi dava da kısmi olarak istenen dışında bakiye alacak miktarının ek dava açılarak veya ıslah sureti ile arttırılarak istenmesi halinde zamanaşımı defi ile karşı karşıya kaldığında, zamanaşımının dikkate alınması gerekecektir[24].

Buna göre işçi alacakları bakımından belirsiz alacak davasının nasıl uygulanacağı gerek doktrinde gerekse Yargıtay uygulamalarında tartışmalıdır. Zira Türk Hukuku’na yeni giren belirsiz alacak davasının işçi alacaklarına uygulanıp uygulanamayacağı konusunda Yargıtay daireleri arasında bir görüş birliği yoktur.

Bu nedenle işçi alacakları bakımından belirsiz alacak davasının uygulanıp uygulanmayacağı yönündeki uygulamada baş gösteren sıkıntıya bir nebze olsun çözüm bulmak adına bu çalışmada bir kısım işçi alacaklarını sınırlı olmamak üzere örnek mahiyetinde inceleyeceğiz. Bunun için öncelikle alacağın belirli olup olmamasının ölçütlerinin neler olduğunu tespit etmemiz gereklidir.

IV- ALACAĞIN BELİRLİ VEYA BELİRSİZ OLMASININ ÖLÇÜTÜ

Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 107. maddesine göre, davacı, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde belirsiz alacak davası açabilecektir. Kanunda hangi durumlarda alacağın miktarının tam ve kesin olarak belirlenebilir olduğu ya da imkânsız veya davacıdan beklenemeyecek olduğu yönünde bir ölçüt belirtilmemiştir. Bu husus şu an yargı kararlarıyla belirlenmektedir.

            Talep sonucunun belirlenmesinin imkânsız olması, davacının talep sonucunu hiçbir şekilde belirleyemediği hâllerde söz konusu olabilecektir. Talep sonucunun belirlenememesi bazı hâllerde biyolojik nedenlerle imkânsız olabilir. Örneğin, zarar gören kişinin zararın sonuçlarının dava açtığı sırada tam olarak belirlemesi mümkün değildir. Ağır yaralanan kişinin dava açıldığı sırada tedavisi devam etmektedir ve tedavinin sonuçlarını tam olarak belirlemek mümkün değildir[25].

            Kılıçoğlu’na göre[26] ölçütler konusunda Almanya ve İsviçre Usul Hukuku uygulamasındaki kriterlere göre alacağın belirli veya belirsiz olduğu tespit edilmelidir. Buna göre;

            *Dava konusu edilen alacağın talep sonucunun miktar olarak belirlenmesi, karşı tarafın vereceği ve elindeki belgelerle[27] bilgi sonucu mümkün olduğu ( Yıllık ücretli izin defteri, fazla mesai, ve tatil çalışmalarında puantaj kayıtları karşı taraf işverenin elindedir.)

            * Alacağın miktar olarak tespitinin ancak ispat aşamasından sonra mümkün olduğu, (Tazminat ve alacaklara esas ücret ve süre, muvazaa olgusu)

            * Alacağın hakimin takdirine göre tespit edildiği (Hakkaniyet indirimi, cezai şart indirimi (TBK. 183/III) , TBK.’nın 51. ve 52. maddeleri uyarınca indirim) durumlarında belirsiz alacak davası açılabileceği kabul edilmiştir.

            Yargıtay son zamanlarda verdiği içtihatlarında bir alacağın belirli bir alacak olup olmadığı noktasındaki kriteri itirazın iptali davalarında icra inkar tazminatına hak kazanma açısından uygulanan alacağın likit olup olmadığı ölçütüdür[28]. Zira icra inkar tazminatına hükmedilebilmesi için alacağın likit bir alacak olması gereklidir. Likit alacak, miktarı belirli veya borçlu tarafından hesaplanmak suretiyle belirlenecek bir alacaktır. Alacağın gerçek miktarını tespit ve tayin etmek için tarafların anlaşmalarına veya bir mahkeme kararına ihtiyaç bulunmamaktadır[29]. Örneğin kıdem tazminatı ve yıllık ücretli izin alacağı için en az bir yıllık kıdem gerekir. İşte bu yönde davacı işçi bir yıldan fazla çalıştığını iddia ederken, davalı işveren bir yıldan az olduğu savunmasında bulunabilir. Böyle bir durumda süre yönünden taraflar arasında tartışma vardır. Ancak bu süre hak kazanma yönünden tartışmalı olup, alacağın miktarını da tartışmalı, dolayısıyla belirsiz hale getirmektedir[30]. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu bir kararında[31] “…alacağın gerçek miktarı belli ve sabit ya da borçlusu tarafından belirlenebilmesi için bütün unsurların bilinmekte veya bilinmesi gerekmekte ve böylece, borçlunun borç tutarını tahkik ve tayin etmesi mümkün ise başka bir ifadeyle, borçlu yalnız başına ne kadar borçlu olduğunu tespit edebilir durumda ise” alacağın belirli, likit olduğunu ifade etmiştir. Bu nedenle Yargıtay’ın alacağın belirli – belirsiz alacak olmasına ilişkin likit olma konusundaki ölçütü bizce yerindedir. Zira yukarıda bahsedildiği üzere gerçek bir alacak miktarının belirlenmesi için taraflar mahkemeye başvuruyor ve mahkemece gerçekleştirilen yargılama işlemeleri neticesi gerçek alacak miktarı belirleniyorsa alacak likit bir alacak yani belirlenebilir alacak olmayacaktır.

Fakat likit alacak ölçütü tek başına davanın belirsiz alacak davası olması sonucunu doğurmaz. Borçlunun veya üçüncü kişinin elinde bulunan bilgi ve belgelere bağlı olan alacaklar da belirsiz olarak kabul edilebilir. Esasında bu tür alacaklar likit olmasına rağmen, belirsiz alacak davası bakımından miktarı belirsiz alacaklardandır[32].

            Yargılama aşamasında hesap raporu alınmasını gerektiren her alacak belirsiz kabul edilmelidir. Davacının talep ettiği dava konusu alacağın miktarı veya değeri belirli ise hesap raporu alınmasına da gerek yoktur. Zira bu durumda hak kazanma veya ispat olgusu ayrık olmak üzere tartışmalı bir alacaktan söz edilemez. Zaten kanunun 107/2 maddesinde bu olgu    “ tahkikat sonucu belirlenme” olarak vurgulanmıştır[33]. Nitekim bu durum, Yargıtay 22.Hukuk Dairesi’nin 11.02.2014 Tarih, 2014/442 Esas, 2014/2051 sayılı kararında “… 6100 sayılı Kanun’un 107/2. maddesinde, sorunun çözümünde yol gösterici mahiyette kriterlere yer verilmiştir. Anılan madde fıkrasında karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabileceği hüküm altına alınmış, madde gerekçesinde de karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu (örneğin, bilirkişi ya da keşif incelemesi sonucu) belirlenebilme hali açıklanmıştır[34].”

            Hal böyleyken ve gerek yasa hükmünde gerekse Yargıtay kararında  açıkça belirtildiği üzere eğer alacak miktarı tahkikat sonucu (bilirkişi incelemesi, hesap raporu, keşif v.s) belirleniyorsa alacağın belirsiz alacak olarak nitelendirilmesi gerekir. Fakat bu konuda doktrinde farklı düşünceler de mevcuttur. Zira Simil’e göre[35] bir davada bilirkişiye başvurulmasına rağmen davacı dava açarken alacak miktarını belirleyebiliyorsa, belirsiz alacak davası açılamaz. Bu görüşe kısmen katılıyoruz. Şöyle ki; uygulamada maalesef birçok davada bilirkişi incelemesine başvurulmaktadır. Hatta hukuki meselelerde dahi hakimlerin bilirkişiye başvurdukları görülmektedir. Oysa HMK 266.maddede; çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden bilirkişiye başvurulacağı belirtilmiş ve devamında, hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamayacağı açıkça dile getirilmiştir. Bu açıdan bakıldığında gerekli ya da gereksiz özel veya teknik bilgi gerekmeyen konularda bilirkişi incelemesi yaptırılmış olması görülen davayı belirsiz alacak davası yapmaz. Fakat iş yargılamasında sıkça başvurulan ve hesap raporu alınmasını gerektiren durumlarda (Kıdem Tazminatı, İhbar Tazminatı, Fazla Mesai Alacağı gibi)  bu hesaplamaların işverene nazaran daha güçsüz ve hesap konusunda daha az bilgi sahibi olduğu düşünülen işçi tarafından gerçekleştirilmesi beklenemez. Bu durumlarda belirsiz alacak davası açılması kabul edilmeli ve işçi korunmalıdır. Aslında her somut olay alacağın belirli veya belirsiz olması noktasında kendi içerisinde değerlendirilmelidir.          

            V- İŞÇİ ALACAKLARI BAKIMINDAN KONUNUN DEĞERLENDİRİLMESİ

Belirsiz alacak davasının işçi alacakları bakımından uygulanmasında gerek doktrinde gerek uygulama şu an belirsizlik hakimdir. Sungurtekin-Özkan’a göre[36]İş mahkemelerinde görülen işçinin kıdem, ihbar tazminatları, bakiye ücret, fazla mesai ücret alacakları ve yıllık ücretli izin haklarının toplam değerini tespit bakımından işveren kayıtlarının işçi tarafından incelenebilmesindeki güçlük hatta imkânsızlık dolayısıyla belirsiz alacak davası olarak açılabileceğini düşünmek mümkündür. Bu gibi işçi alacakları tespit ve talep edilirken işveren kayıtlarını incelemek mümkün olmadığından da ne kısmi dava ne de belirsiz alacak davası formüllerinden yararlanılabilir demek, uygulamada ciddi sıkıntılara yol açacaktır. İsviçre Usûl Kanunu bakımından da benzer sıkıntıların olduğundan söz edilemez. Zira değiştirme genişletme yasağı İsviçre’de bulunmamaktadır.” denilmiştir. Yavaş’a göre[37] ise, kayıt dışılığın ve resmi sürece sadık olmayan yaklaşımların yaygın olduğu ülkemiz şartlarında işçilerden tazminat ve alacaklarının kesin miktarını bilmesinin istenemeyeceğinin ve bunun çoğu zaman mümkün olamayacağının kabulü gerekir. İşçi alacaklarının kesin tutarı genellikle ancak bir yargılama sürecinden ve bilirkişi incelemesinden sonra tespit edilebildiğinden, bunlar için belirsiz alacak davası açılabilmesi mümkün olmalıdır; aksi bir yaklaşımla yorum getirmek ve bu surette işçinin dava açma hakkını fiilen ortadan kaldırmak medeni yargılamanın amacı olan maddi gerçeğe ulaşma fikrini zedeler niteliktedir.” Bizde bu görüşlere katılıyoruz.  Zira aksi halde işçi alacakları yönünden çok katı usul kurallarının uygulanması ile adaletin tecellisi hem sekteye uğrayacak hem de işveren karşısında daha güçsüz olan işçinin hakları zayi olacaktır.

Bu görüşlerin aksine Simil’e göre[38] ise “İş hukukunda belirsiz alacak davasının açılıp açılmayacağı sorununun, belirsiz alacak davasının şartları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği, belirsiz alacak davasının açılmasının borçlunun, alacaklıya karşı tutumu ile de bağlantılı olmadığı, diğer bir ifadeyle, borçlunun maddi hukuktan doğan yükümlülüklerini yerine getirmemesi (örneğin, belge düzenleme veya defter tutma gibi), tuttuğu defterler veya düzenlediği belgelerin gerçeği yansıtmaması yahut alacaklının dava açmadan önce alacağını talep etmesi durumunda borçlunun inkar etmesi ya da ikrar etmekle beraber yerine getirmemesinin davacıya kural olarak belirsiz alacak davası açma imkan tanımadığı, önemle belirtmek gerekirse, işçilerin ekonomik bakımdan zayıf olduğu gerekçe gösterilerek belirsiz alacak davasının şartlarının göz ardı edilemeyeceği.” belirtmiştir.

Yukarıda zikrettiğimiz nedenlerden dolayı biz bu görüşe katılamıyoruz. Tabiî ki iş hukukunda da belirsiz alacak davası açılıp açılamayacağı, bu davanın şartları dahilinde incelenmelidir. Zira açıkça belirlenebilir bir alacak mevcutsa, örneğin toplu İş sözleşmesinden kaynaklı alacaklar talep ediliyorsa, bu alacakların işçi tarafından belirlenebilirliği mevcuttur. Bunun haricinde taraflara arasında hesaplamaya dayanak alınacak ücret noktasında tartışma mevcutsa veya alacağın miktarına etki eden hizmet süresi tartışmalıysa, her somut olay kendi mevcut durumuna göre incelenmeli ve alacağın belirlenebilirliği yönünde en ufak şüphe dahi mevcutsa işçinin korunması ilkesi bu değerlendirmede göz önünde bulundurulmalı ve işçi lehine olan durum hangisi ise o tercih edilmelidir. Bu nedenle, kesin çizgilerle belirsiz alacak davasının işçi alacaklarına uygulanmaması gerektiği gibi bir görüş beyan etmek yanlış olmakla bu davanın işçi alacakları bakımından ayrılması mümkün değildir. 

İşçi alacakları konusunda belirsiz alacak davası açılıp açılamayacağı konusunda Yargıtay 22.Hukuk Dairesi, Yargıtay 9.Hukuk Dairesi ve Yargıtay 7.Hukuk Dairesi arasında dahi bu konu itilaflı olup bir görüş birliği mevcut değildir. Bu durum , uygulamada hukuki belirsizlik hali oluşturmakta ve şu an açılan yüz binlerce işçi alacağı davalarını tehlikeye sokmaktadır.Bu konuyla ilgili önümüzdeki günlerde İçtihadı Birleştirme Kurul Kararı çıkmasını ve konunun olması gerektiği gibi açıklığa kavuşturulmasını ümit ediyoruz.

            Şimdi İşçi alacakları bakımından belirsiz alacak davası açılıp açılmayacağı hususunu daha ayrıntılı inceleyelim.

            a) Ücret Alacağı:

            İş kanunu 32.maddesinin 1.fıkrası uyarınca “Genel anlamda ücret, bir kimseye bir iş karşılığında işveren veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan ve para ile ödenen tutardır.” Şeklinde tanımlanmıştır. Ücret ödeme borcu, işçinin iş görme borcu karşısında yer alan ve işverenin iş akdinden doğan temel borcudur. Ücret iş akdinin kurucu unsuru olduğundan, ücret olmaksızın bu sözleşmenin varlığından söz edilemez[39].

Uygulamada esas ücretin yanında değişik isimler altında ayni veya nakdi ödemelerin de yapıldığı görülmektedir. İşçinin asıl ücreti yanında kanun, iş sözleşmesi veya toplu iş sözleşmesi hükümleri gereğince kazandığı tüm menfaatler ücret eki kavramını meydana getirmektedir[40]. Ücret ekleri olarak nitelendirilen bu ödemeler esas ücret ile birlikte düşünüldüğünde giydirilmiş ücrete ulaşılmakta; bu bağlamda prim, ikramiye, kardan pay alma, ücret niteliğinde ve ücret benzeri ödemeler ve sosyal yardımlar adları altında çeşitli görünümleri bulunmaktadır[41]. Belirtilen tüm bu ödemeler de ücretten sayılmakta ve ücret hesabında dikkate alınmaktadır.

            Ülkemizde yaygın olarak işçilerin gerçek ücretlerinin kayıtlara yansıtılmadığı bilinen bir gerçektir. Zira çoğu zaman işverenler, işçilerinin ücretlerinin bir kısmını, genel olarak  asgari ücrete denk gelen kısmını banka kanalıyla ödemekte, bu bedelin üzerindeki ödemeleri  ise elden işçilere ödemektedirler. Bu şekilde işverenler sigorta primi ve vergisel yükümlülükler yönünden avantaj sağlamaktadır. İşçinin hak kazanabileceği diğer tüm işçilik hakları (kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık izin ücreti, fazla çalışma ücreti v.s.) ücrete bağlı olmakla bu ödemeler noktasında da işveren yararına bir durum ortaya çıkmaktadır[42].  

            Dolayısıyla temel ücretin taraflar arasında tartışmalı olduğu bir durumda işçinin ücret alacağının tam olarak belirlenmesi de mümkün olmaz. Zira Yargıtay 7. Hukuk Dairesi’nin kararında[43], “Çalışma yaşamında daha az vergi ya da sigorta pirimi ödenmesi amacıyla zaman zaman, iş sözleşmesi veya ücret bordrolarında gösterilen ücretlerin gerçeği yansıtmadığı görülmektedir. Bu durumda gerçek ücretin tespiti önem kazanır. İşçinin kıdemi, meslek unvanı, fiilen yaptığı iş, işyerinin özellikleri ve emsal işçilere ödenen ücretler gibi hususlar dikkate alındığında imzalı bordrolarda yer alan ücretin gerçeği yansıtmadığı şüphesi ortaya çıktığında, bu konuda tanık beyanları gözetilmeli ve işçinin meslekte geçirdiği süre, işyerinde çalıştığı tarihler, meslek unvanı ve fiilen yaptığı iş bildirilerek sendikalarla, ilgili işçi ve işveren kuruluşlarından emsal ücretin ne olabileceği araştırılmalı ve tüm deliller birlikte değerlendirilerek bir sonuca gidilmelidir.” denilmek suretiyle işçinin gerçek ücretinin tespit edilmesi gerektiği belirtilmektedir.

Kayıt dışılığın bir sonucu olarak işçinin ücretini ispat noktasında çoğu kez tanık beyanı dışında bir delile ulaşması da mümkün olmaz. Meslek odalarından gelen sonuçlar da genelde işveren savunmasına yaklaşmaktadır. Bu yönüyle işçinin ücreti ilgilendiren bir davada işverene avukatlık ücreti ödemesi ve yargılama giderlerine mahkum edilmesi olasılığı yüksektir. Zira belirsiz alacak davasının öngörülmesinin nedenleri arasında davacının, yüksek yargılama giderlerinden korunması da vardır[44].

İşte bu gibi durumlarda taraflar arasında ücret açıkça belirli değil ve tartışmalı ise işçi ücret alacağına ilişkin davasını belirsiz alacak davası olarak açabilmeli ve tahkikat sonucuna göre belirlenecek ücret alacağını iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın artırabilmelidir.

Yargıtay 22.Hukuk Dairesi’nin 31.10.2014 Tarih, 2014/27826 Esas, 2014/29950 sayılı kararında, “Sırf taraflar arasında alacak miktarı bakımından uyuşmazlık bulunması, talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olması anlamına gelmez. Önemli olan objektif olarak talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olmasıdır.  Sadece alacak miktarının taraflar arasında uyuşmazlık bulunması ya da tartışmalı olmasının belirsiz alacak davası açılması için yeterli sayılması halinde, neredeyse tüm davaların belirsiz alacak davası olarak kabulü gerekir ki, bu da kanunun amacına aykırıdır. Çünkü, zaten uyuşmazlık bulunduğu için dava açılmakta ve uyuşmazlık mahkeme önüne gelmektedir. Önemli olan davacının talebini belirli kılacak imkâna sahip olup olmadığıdır. Burada, alacağın belirlenebilir olması ile ispat edilebilirliğinin de ayrıca değerlendirilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Davacının talep ettiği alacağı belirlenmesi objektif olarak mümkün, ancak belirleyebildiği alacağını ispat etmesi, kanunun öngördüğü şekilde ispatı (elindeki delillerle) mümkün değilse, burada da belirsiz alacak davası açılacağından söz edilemez. Çünkü, bir alacağın belirlenmesi ile onun ispatı ayrı şeylerdir. Davacı, talep konusu yaptığı alacağını çok net şekilde belirleyebilir; ancak her zaman onu ispat edecek durumda olmayabilir. Aksinin kabulü, her ispat güçlüğü olan alacağı belirsiz alacağa dönüştürmek gibi, hem kanunun amacına hem de genel ilkelere aykırı bir durumu ortaya çıkartabilir[45].”

Karardaki bu belirlemeye asla katılmıyoruz. Zira işçi tarafından dava açılırken alacak miktarı tam olarak belirlenemiyorsa bu dava belirsiz alacak davası olarak açılmalıdır. Kaldı ki, işçinin korunması ilkesi de bunu gerektirir. İşçinin ücretinin tartışmalı olması halinde sadece  taraflar arasındaki alacak miktarının ispatı noktasında bir anlaşmazlık hali mevcut değildir. Aksine ücrete bağlı olarak hesaplanması gereken, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, SSK primi, fazla mesai alacağı, dini-milli bayram tatil alacakları, v.s tüm alacakların tam olarak tespiti de yargılama neticesi belirlenecek ücrete bağlıdır.

Artık yasal zorunluluk gereği işçi maaşlarının banka kanalıyla ödendiğine şahit oluyoruz. Zira İş Kanunu 37.madde ; İşveren işyerinde veya bankaya yaptığı ödemelerde işçiye ücret hesabını gösterir imzalı veya işyerinin özel işaretini taşıyan bir pusula vermek zorundadır.

         Bu pusulada ödemenin günü ve ilişkin olduğu dönem ile fazla çalışma, hafta tatili, bayram ve genel tatil ücretleri gibi asıl ücrete yapılan her çeşit eklemeler tutarının ve vergi, sigorta primi, avans mahsubu, nafaka ve icra gibi her çeşit kesintilerin ayrı ayrı gösterilmesi gerekir.” hükmüne göre işverenin işçilerine her ay maaş ödemeleri öncesinde veya sonrasında banka hesaplarına yatırılan veya elden ödenen ücretlerinin detaylarını gösterir ücret pusulasını vermek zorundadır. Oysa uygulamada bu ücret pusulalarının düzenlendiğine bugüne kadar hemen hemen hiç şahit olmadık. Kanunun amir hükmüne rağmen işveren tarafından işçiye aldığı ücretin detaylarının neler olduğunu gösterir bir ücret pusulası verilmemiş olması halinde işçinin ücretini ve dolayısıyla ücretine bağlı olan diğer tüm işçi alacaklarını belirleyebilir olduğundan bahsedilemez. Bu nedenle somut uyuşmazlıklarda eğer davalı olan işveren, işçiye bu ücret pusulasını verdiğini ispatlayamıyorsa hakim bu davanın belirsiz alacak davası olduğuna hükmetmeli ve davayı HMK 107.madde hükmüne göre belirsiz alacak davası olarak görmelidir.

Ücretin tartışmalı olduğu hallerde dava öncesinde işçinin kendisi veya avukatı aracılığıyla meslek örgütünden ücret araştırmasına gitmesi ve sonucuna göre davasını açması da beklenmemelidir[46]. Ayrıca işçinin kredi çekmesi için bankaya yüksek tutarda maaş aldığını gösteren ve işveren imzasını taşıyan bir bordronun sunulması halinde ve bu bordronun işçi tarafından açacağı alacak davalarında kullanılması halinde dahi muvazaalı olduğunun işveren tarafından ileri sürülmesi halinde, işçinin gerçek ücretin araştırılması ve muvazaalı olduğu iddia edilen ücret bordrosunun incelenmesi gerektiği Yargıtay tarafından kabul görmektedir.

Ülkemizde işçi ücretlerinin miktarlarının belirlenmesi gerçekten önemli bir sorun teşkil etmektedir. Zira Akın’a[47] göre de “ mevzuatı dolanmak amacıyla ülkemizde, ücret üzerinde  çok  ciddi  hesaplamalar/oynamalar yapılmaktadır. O sebeple ücret bordrosu hazırlamak, ülkemizde ciddi bir uzmanlık işi haline gelmiştir. Sadece özel sektör işverenleri değil bir çok kamu sektör işvereni de, çalışanlarının bordrolarının  hazırlanmasında  uzman  kuruluş lardan hizmet almak durumunda kalmaktadır. Bu yapı içinde ücreti, işçinin eline geçen pa- radan ibaret görüp, onu en iyi işçi bilir diyerek sorunu basitleştirmek sadece yaşanan sorunu görmemek anlamına gelir. Bu da bizi hiçbir noktaya vardırmaz. İşçilerin ellerine geçen parayı iyi bildiklerine hiçbir şüphe yoktur ancak ellerine geçen paranın ne kadarının tazminatlarına esas alınacağını bilebilmeleri oldukça güçtür. Şüphesiz ki bunu bilen işçiler de vardır. Ancak yapacağımız değerlendirmeler, bu küçük gruba ilişkin değil, çalışma yaşamının diğer geniş kesimine yönelik olmalıdır. Yoksa ücretine tüm ayrıntılarıyla vakıf olan ve alacağını net olarak hesaplayabileceği  kabul  edilen  işçilerin  alacaklarını belirsiz görebilmek güçtür. Fakat bu gibi hallerde bile mahkemelerce işçi alacaklarına (örneğin fazla çalışma alacaklarına) uygulanan takdiri indirimler, anılan alacakları belirsiz kılabilmektedir.”

Ücret alacağına ilişkin bu anlattığımız durumların mevcut olması halinde, ücret alacağının belirsiz alacak davası olarak görülmesi gerekmekte olup ücret alacağının belirsiz alacak davası olarak görülemeyeceği yönünde mahkemeler tarafından davanın reddi yoluna gidilmemelidir.

b) Kıdem Tazminatı Alacağı:

4857 sayılı İş Kanunu’nun 120.maddesinde 25.08.1971 tarihli 1475 sayılı İş Kanunu’nun 14.maddesi yürürlükte bırakılmıştır. Kıdem tazminatı, yasada belirtilen asgari süreyi tamamlayan işçinin hizmet sözleşmesinin yine yasada gösterilen nedenlerden birisi ile sona ermesi durumunda, işverence işçiye veya mirasçılarına ödenen paradır[48]. Başka bir tanıma göre ise;  bir işyerinde ya da işverenin buyruğunda veya belirli bir meslekte uzun süre çalışmış bir işçinin işini kaybetmesi halinde onun işyerine katkıda bulunmuş olması, işinde yıpranması, yeni bir iş edinmede karşılaşacağı güçlükler göz önüne alınarak, geçmiş hizmetlerine karşılık işveren tarafından işçiye toplu bir para verilmektedir ki buna kıdem tazminatı denilmektedir[49].

Kıdem tazminatına hak kazanabilmek için işçinin,  aynı işverene ait işyeri ve işyerlerinde en az bir yıl çalışılmış olması gereklidir. Kıdem süresinin başlangıcı, işçinin işe fiilen başladığı tarihtir. Hizmet akdinin devamında geçen süre kıdem tazminatının hesabında dikkate alınacaktır. Hizmet sözleşmesinin yapıldığı tarihi, kıdem süresinin başlangıcı olarak almamak gerekir. İşçinin fiilen işe başlaması veya işverenin buyruğunda hazır halde beklemeye başladığı tarihi dikkate almak gerekir[50].  Taraflar arasında bu tarih tartışmalı olabilir. Fakat sadece taraflar arasında işçinin kıdem tazminatına esas alınacak işe başlama süresinin tartışmalı olması halinde kıdem tazminatı talebi belirsiz alacak davası şeklinde açılamaz. Zira işçi böyle bir durumda hizmet tespiti davası açmalı ve işe giriş tarihini tam olarak yargı kararıyla tespit ettirmelidir. Ancak her zaman belirttiğimiz gibi somut durum göz önünde bulundurulmalıdır. Örneğin işçi, aynı işverene ait farklı işyerlerinde farklı tarihler çalışmış ise bu çalışma süreleri de toplanarak kıdem tazminatına esas süreye dahil olmalıdır. Bu şekilde aralıklı çalışmalarının her birinin kıdeme hak kazandıracak şekilde sona erip ermediği tartışmalı ise bu sefer işçi kıdem tazminatına ilişkin davasını belirsiz alacak davası olarak açabilmelidir[51].

Ayrıca işçinin aynı işverene ait işyerinde çıraklık sözleşmesi ile çalışması varsa veya başkaca nedenlerle iş akdinin askıda olduğu dönemler mevcutsa yine bu süreler kıdem tazminatına esas alınamayacağından, dava, belirsiz alacak davası olarak açılabilmelidir. Zira bu sürelerin kıdem tazminatına esas alınıp alınamayacağını işçi bilmeyebilir. Uygulamada  böyle durumlarla sıkça karşılaşılmakta ve işçilerin davalarını üstlenen avukatlara veya mahkemelere bu durumlara ilişkin herhangi bir bilgi vermedikleri görülmektedir.

Aslında bütün işçi alacakları için belirsiz alacak davası açılıp açılamayacağı noktasında kilit olan “ücret” taraflar arasında tartışmalı ise yine kıdem tazminatı alacağı, belirsiz alacak davası ile istenebilir. Fakat burada şu hususa dikkat edilmelidir; Örneğin davacı işçi 5.000 TL ücret alıyorsa ve bu kısımdan daha fazlası elden ödeniyorsa yani gerçekte 7.000 TL ücret alıyorsa kıdem tazminatın hesabında, tavan ücret kısıtlaması[52] devreye gireceğinden ücretin taraflar arasında tartışmalı olması, kıdem tazminatı hesabında belirsizlik oluşturmayacaktır. Bu durumda kıdem tazminatına esas alınacak ücret her halükarda o yıl için belirlenen tavan ücret olacağından belirsiz alacak davası açılamaz.

Kıdem tazminatı giydirilmiş brüt ücrete göre hesaplanırken, işverenlerin işçiye yasal bir zorunluluk olmasına rağmen ücret hesap pusulası vermemesi, diğer işçilerin tanıklıktan çekinmesi, işçinin ücretini net olarak bilmesini ve ispatlamasını zorlaştırmaktadır[53]. Buna ilaveten, ücretin eklerinin varlığı halinde, (İkramiye, prim, ayni ve nakdi yardımlar, yol yardımı, yemek yardımı gibi) ödeme periyotlarının, süreklilik arz edip etmediğinin tartışmalı olması halinde de kıdem tazminatına esas giydirilmiş ücret noktasında belirsizlik olacağından[54] yine kıdem tazminatı, belirsiz alacak davası ile istenebilir.

c) İhbar Tazminatı Alacağı:

Hukukumuzda, belirsiz süreli iş akdini usulsüz fesheden taraf karşı tarafa uygulamada ihbar tazminatı olarak adlandırılan bir tazminatı ödemek zorundadır[55]. Yani iş akdinin feshinde önel vermeyen taraf ihbar tazminatından sorumlu tutulur. Bu ödenecek tazminat miktarı da işçinin aldığı son brüt ücrete göre hesaplanır. Ancak parça başı, akort ücret, götürü ücret veya yüzde usulü gibi ücretin sabit olmadığı hallerde son bir yıllık süre içinde ödenen ücretin o süre içinde çalışılan günlere bölünmesi suretiyle bulunacak ortalama ücret ihbar tazminatının hesabında esas alınacaktır[56].

İhbar tazminatı hesabında kıdem tazminatındaki gibi hizmet süresi ve ücret önemli yer teşkil etmektedir. O halde ücret ve hizmet süresi taraflar arasında açık ve belirlenebilir mahiyette değilse ihbar tazminatı belirsiz alacak davasına konu olabilir.

Zira Yargıtay’a göre[57], “ işçilik tazminat ve alacakların belirlenmesinde, ispat yükü dışında ilgili yasalarda hesabın unsurları olarak bazı kriterlere yer verilmiştir. İşçilikte bu hesabın unsurlarında hizmet süresi ile işçinin aldığı gerçek ücret önemli kriterlerdir.  Kıdem  ve  ihbar  tazminatı  giydirilmiş ücretten hesaplanırken, diğer tazminat ve alacaklar çıplak ücretten hesaplanmaktadır. Keza yıllık izin ücreti dışında çalışma olgusuna bağlı diğer işçilik alacakları muaccel oldukları tarihteki ücret üzerinden hesaplanmaktadır. Ayrıca tazminat ve alacakların belirlenmesine ilişkin kayıtlar genelde işveren tarafından tutulmaktadır. Dava konusu edilen alacağın (talep sonucunun) miktar olarak belirlenmesi, karşı tarafın vereceği (elindeki belgelerle) bilgi sonucu mümkün ise alacağın tartışmalı ve belirli olmadığı sonucuna varılmalıdır.”

Çalışma süresinin ihbar öneli ile ilgili dilimi değiştirecek şekilde tartışmalı olması halinde ihbar tazminatı açısından belirli bir alacak söz konusu olmaz[58]. Fakat burada yine hizmet süresi ile ilgili davacı işçi ile işveren arasında Sosyal Güvenlik Kurumu kayıtları üzerinde bir anlaşmazlık olması halinde, işçiye, hizmet tespiti davası açması için süre verilmeli ve bu dava neticesi işçinin, işveren nezdinde ki hizmet süreleri belirlenmelidir. Bu nedenle işçinin sadece işveren nezdinde geçirdiği çalışma sürelerinin belirsiz olması işçiye, ihbar tazminat alacağını belirsiz alacak davası olarak açma hakkı vermez.

Bu nedenle de gerek ücret alacağı, gerekse kıdem tazminatı alacağında olduğu üzere, ihbar taminatı alacağı da yukarıda belirtilen şartların bulunması halinde belirsiz alacak davası olarak görülebilir.

d) Fazla Mesai Ücret Alacağı :

4857 sayılı yasanın 41-43 hükümlerinin yasanın “ücret” başlığını taşıyan üçüncü bölümünde yer aldığı ve fakat ücret olarak sadece fazla çalışmanın ve fazla sürelerle çalışmanın ücretiyle ilgilendiği ama aslında bu hükümlerin ücretten ziyade normali aşan çalışmaları ve karşılığını düzenlediği görülür[59]. Fazla çalışma, “ haftalık 45 saati aşan çalışma”ya denir. O halde fazla çalışmanın ölçütü, işçinin günlük değil haftalık 45 saatin aşılmasıdır[60]. İş Kanunu’nun 45. ve 63. maddelerine göre haftalık 45 saati aşan çalışmaya rağmen takip eden haftalar içinde eksik çalıştırılmak suretiyle denkleştirme yapılabilir. 4857 sayılı İş Kanunu ile getirilen denkleştirme ise işçinin bazı haftalar haftalık çalışma süresinin altında çalıştırılması halinde önem kazanır. Örneğin, işçi birinci hafta 50 saat ikinci hafta ise 40 saat çalıştırılmışsa, her iki hafta ortalamasının 45 saati aşmaması sebebiyle fazla çalışmadan söz edilmeyecektir[61]. Bunun yanında günlük çalışma süresinin 11 saati aşamayacağı İş Kanunu’nda emredici nitelikte düzenlenmiş olmakla, bu süreyi aşan çalışmalar denkleştirmeye tabi tutulamaz. Ayrıca gece çalışmaları 7,5 saati aşamaz. Gece mesaileri 20:00-06:00 arasındaki çalışmayı ifade eder. Bu nedenle bu zaman dilimlerindeki mesainin (gece mesaisi) 7,5 saati aşan kısımları haftalık 45 saati doldursun ya da doldurmasın fazla mesai olarak hesaplanır[62].

4857 sayılı yasa md.41 uyarıca fazla süreli çalışma ücretinin normal çalışma ücretinin % 25, fazla mesai ücreti ise normal çalışma ücretinin % 50 zamlı olarak ödenmesi gerekmektedir.Buradaki ücretten bahis, işçinin saat ücretidir. Saat ücretinin bulunması değişkenlik gösterir. Taraflar arasında sözleşme ile başkaca bir ödeme kararlaştırılmamış ise saat ücreti; Aylık maktu ücret / 30 / 7,5 şeklinde bulunur[63].

Fazla mesai ücreti ait olduğu dönem ücretiyle hesaplanır. Bu durumda fazla çalışma ücretlerinin hesabı için işçinin son ücretinin bilinmesi yeterli olmaz. İstek konusu dönem içinde işçi ücretlerinin miktarı da belirlenmelidir[64].

Buradan görüldüğü gibi işçinin fazla mesai ücretinin hesaplanması dönemsel ücretin bilinmesini ayrıca teknik olarak hesap bilgisi ve tecrübesi gerektirdiğinden ve hangi sürelerde çalışmanın fazla mesai olduğu ya da olmadığını işçi genel bilgisi ile bilemeyeceğinden bu gibi durumlarda  işçi, fazla mesai ücret alacağını, belirsiz alacak davası şeklinde açabilmelidir.

e) Ulusal Bayram-Genel Tatil ve Hafta Tatil Ücret Alacakları :

 Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanunu’nun 2.maddesinde ulusal bayram ve genel tatillerde resmi kurum ve kuruluşların tatil olduğu açıklanmıştır. Buna karşın özel işyerlerinin 29 Ekim günü kapanmasının zorunlu olduğu aynı maddede ifade edilmiştir[65]. Kanun maddesinde genel tatillerde özel işyerlerinin tatil olduğu belirtilmemişken, 4857 sayılı  İş Kanunu 44. maddesinde işçinin ulusal bayram ve genel tatillerde çalışıp çalışmayacağının bireysel iş sözleşmesi veya toplu iş sözleşmesinde öngörülmemişse, işçinin rızası olmaksızın bu günlerde çalıştırılamayacağı belirtilmiştir.

Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun’un 2.maddesine göre ulusal bayram;  28 Ekim saat 13:00’te başlayıp 29 Ekim günü devam eden Cumhuriyet Bayramıdır. Genel Tatil Günleri ise; 23 Nisan, 19 Mayıs ,30 Ağustos tarihleri ile Arefe günü saat 13.00'ten itibaren 3,5 gün olan Ramazan Bayramı, Arefe günü saat 13.00'ten itibaren 4,5 gün olan Kurban Bayramı, 1 Ocak yılbaşı tatili ve 1 Mayıs emek ve dayanışma günü tatilidir.

İş Kanunu 63.maddesine göre belirlenen iş günlerinde çalışmış olması koşuluyla işçinin 7 günlük zaman dilimi içinde kesintisiz en az 24 saat dinlenmesi gerektiği belirtilmiştir. Bu yönüyle İşçiye, hiçbir çalışma karşılığı olmaksızın hafta tatili günü olan Pazar günü için ödenmesi gereken ve kural olarak bir gündelik tutarında olan ücrete hafta tatili ücreti denilmektedir[66].  Hafta tatili işyerlerinin çalışma düzenine göre farklı günlerde olabilir. Örneğin, bir işyerinde Salı günü hafta tatili olarak kabul edilmiş olabilir. Önemli olan hafta tatili hangi gün olursa olsun işçinin Anayasal hakkı olan dinlenme hakkını kullanmasıdır.

İş Kanunu’nda hafta tatilde çalışan işçinin ücretinin nasıl hesaplanacağı belirtilmemiştir. Bu nedenle hafta tatilinde çalışan işçinin ücretinin nasıl hesaplanacağı tartışmalıdır. Öğretide işçinin çalışılmış olan hafta tatili ücretinin, ulusal bayram ve genel tatil ücretlerinde olduğu gibi iki yevmiye olarak ödenmesi gerektiği ileri sürülmüştür. Ancak yaygın olan görüş, bu gün yapılan çalışmanın fazla çalışma sayılacağı ve buna göre ücretin yüzde elli zamlı ödenmesi gerektiğidir. Yargıtay tarafından da aynı hesap yöntemi benimsenmiştir[67].

Yukarıda belirtilen ulusal bayram ve genel tatil günleri ile hafta tatil günleri sınırlı sayıda olup herkesçe ve dahi işçiler tarafından bilinen günlerdir. Dolayısıyla işçi bu günlerde çalışıp çalışmadığını bilebilecek durumdadır. Bu sebeple bu günlerin hangisinde çalışıp hangisinde çalışmadığı doğrultusunda bir belirleme yapamaması kendisine sırf bu sebeple belirsiz alacak davası açma hakkı vermez. Zira bu bir ispat problemidir. Fakat işçinin belirtilen bu günlerde çalışmasının olması halinde yine fazla mesai alacağı kısmında bahsettiğimiz üzere çalışılan döneme ilişkin ücretten hesaplama yapılacağından öncelikle işçinin dönemsel ücretini bilmesi gerekmektedir. Aynı zamanda taraflar arasında ücretin miktarı konusunda tartışma var ise yine alacak belirlenebilir bir alacak olamayacaktır. Ayrıca yine bu günlere ilişkin talep edilen ücret zamlı ücret hesabı gerektirdiğinden ve bu hesabın teknik bilgi gereksinimi nedeniyle işçi bu günlere ilişkin ücret alacağı talebini tam olarak belirleyemeyebilir. Bu hallerin varlığı durumunda, bu alacakların da belirsiz alacak davası olarak görülebilmesi gerekmektedir.

f) Yıllık İzin Ücret Alacağı:

İş Kanunu 53.maddesinde; “ İş yerinde işe başladığı günden itibaren, deneme süresi de içinde olmak üzere, en az bir yıl çalışmış olan işçilere yıllık ücretli izin verilir. Yıllık ücretli izin hakkından vazgeçilemez. Niteliklerinden ötürü bir yıldan az süren mevsimlik ve kampanya işlerinde çalışanlara bu kanunun yıllık ücretli izinlere ilişkin hükümleri uygulanmaz.” denilmiştir.

İş kanunu kapsamına giren bir işyerinde çalışan, bir işçinin yıllık ücretli izne hak kazanabilmesi için, işyerinde hizmet akdinin yapıldığı tarihten itibaren değil, fiilen işe başladığı günden itibaren an az bir yıl çalışmış olması gerekir[68].

Yıllık ücretli izne hak kazanmak için gerekli sürenin hesabında işçilerin aynı işverenin bir veya değişik işyerlerinde çalıştıkları süreler birleştirilerek göz önüne alınır. Ancak feshin geçersizliğinin tespiti ile işçinin işe iadesine dair kararın ardından işçinin yasal süresi içinde işe başlamak için başvurması halinde, feshi izleyen en çok dört aya kadar olan süre, izne hak kazanmak bakımından işçinin çalışma süresine eklenmelidir[69].

Yıllık ücretli izin iş sözleşmesinin feshi ile doğrudan ilişkili değildir. Fesih sadece kullanılmayan izin haklarının paraya(ücrete) dönüşmesine aracı olur[70]. Hesaplama da ise dikkate alınması gereken ücret son ücrettir. Bu nedenle ücretin taraflar arasında itilaflı olması halinde yıllık izin ücretlerinin hesaplanması belirsiz olacaktır. Zira burada ücret miktarı yukarıda da defalarca zikrettiğimiz üzere ancak yargılama ile belirlenecektir. Fakat işçi kaç gün yıllık izin hakkı olduğunu bilebilecek durumdadır. Zira iş sözleşmesinde veya dahil olduğu bir toplu iş sözleşmesi var ise bunlarda aksine hüküm bulunmadığı hallerde,  İş Kanunu 53.maddenin 4.fıkrasında düzenlenen sürelere göre işçi yıllık ücretli izin sürelerini bilir. Zira İş Kanunu 53/4’e göre;

“İşçilere verilecek yıllık ücretli izin süresi;

a) Bir yıldan beş yıla kadar (beş yıl dahil) olanlara on dört günden,

b) Beş yıldan fazla onbeş yıldan az olanlara yirmi günden,

c) Onbeş yıl (dahil) ve daha fazla olanlara yirmialtı günden az olamaz.” hükmü ile işçinin kıdemine göre yıllık ücretli izin süreleri açıkça belirlenmiştir.

Buna göre, işçinin ücreti veya çalışma süresi tartışmalı ise işçi yıllık ücretli izin alacağına ilişkin davasını belirsiz alacak davası olarak açabilir.

g) İş Kazası veya Meslek Hastalığından Doğan Maddi-Manevi Tazminat Alacakları

İşçi işverenin gözetme borcuna aykırı davranışı sonucunda meydana gelen iş kazası veya meslek hastalığı nedeniyle uğradığı bedensel zararların tazminini talep edebilir. Bunun gibi işçi, koşulları varsa işverenden ayrıca manevi tazminat da isteyebilir. Bundan başka, işçinin ölümü halinde onun desteğinden yoksun kalanlar da maddi ve manevi zararların tazminini talep edebilirler[71].

Türk Borçlar Kanunu 54.maddesinde bedensel zararlardan bahsedilmiş olup, maddi tazminata konu olan bu zararlar; tedavi giderleri, kazanç kaybı, çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıpla, ekonomik geleceğin sarsılmasından doğan zararlar” olarak sayılmıştır. Dolayısıyla, iş kazası veya meslek hastalığı sonucu sürekli iş görmez durumuna gelen sigortalının bedensel zararları nedeniyle olay tarihinden ölene kadar sürekli olan  iş gücü kaybı nedeniyle maddi zararının giderilmesi gerekir[72].

Zira Yargıtay bir kararında Maddi tazminatın miktarı; tarafların kusur oranı, sorumluluk koşulları, zarar ve tazminata doğrudan etkili olan işçinin net geliri, bakiye ömrü, iş görebilirlik çağı, iş göremezlik oranı, Kurumca bağlanan gelirin peşin sermaye değeri gibi tüm verilerin hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeyecek şekilde belirlenmesine bağlıdır. Öte yandan maddi tazminat davasında kusur oranlarının belirlenmesi için bilirkişi incelemesi yaptırılması gerektiği gibi tazminatın hesaplanması için ayrı bir bilirkişi incelemesi de yaptırılması gerekir. O halde iş kazası sonucu zarar gören davacının, davanın açıldığı tarihte tazminat alacağının miktarını tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği anlaşılmakla davacının hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabileceği gibi maddi zararının belirlenmesi için HMK'nın 107.maddesine göre tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir[73].” demek suretiyle iş kazası veya meslek hastalığından doğan maddi tazminat taleplerinin belirsiz alacak davasına konu olabileceğini kabul etmiştir.

Türk Borçlar Kanunu’nun 56. maddesinde manevî tazminatın miktarını belirlemede hâkime çok geniş takdir yetkisi tanınmıştır. Hâkimin geniş takdir yetkisine dayanarak belirleyeceği tazminat miktarını, davacının dava açarken tam olarak belirlemesini beklemek isabetli olmayacaktır. Yargıtay eski kararlarında manevi tazminat talebinin bölünemeyeceği bu nedenle kısmî dava olarak açılamayacağı görüşünde idi. Yargıtay’ın bu görüşünün yeni içtihatlarda değişmesi beklenirken, Yargıtay belirsiz alacak davasını hiç dikkate almadan eski uygulamasını sürdürmektedir[74].

Zira Yargıtay, “İş kazasında zarar gören davacı, davanın açıldığı tarihte manevi tazminat alacağının miktarını kendisi belirlediğinden, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu söylenemez. O halde manevi tazminat istemi manevi tazminatın bölünemezliği kuralına aykırı bir biçimde kısmi veya belirsiz alacak davası olarak açılamaz ve manevi zararın HMK'nın 107.maddesine göre dava yoluyla tespiti de istenemez[75].” şeklinde bir tespitte bulunmuştur.

Yargıtay’ın manevi tazminat davasının belirsiz alacak davası olarak açılamayacağı yönündeki görüşüne katılmak mümkün değildir. Zira belirsiz alacak davası kısmî dava değil eda davasıdır. Ayrıca Yargıtay, maddi tazminat talebini davacının belirleyemeyeceğini ve bu nedenle belirsiz alacak davası olarak açılabileceğini kabul ederken, manevi tazminat talebinin belirlenebileceğini söylemek çelişki oluşturur. Davacı ne kadar talep ederse etsin tazminat miktarını hâkim takdir edeceğine göre, dava açarken bu talebin belirlenebilir olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Manevi tazminat talebinin belirsiz alacak davası olarak talep edilmesi acı ve elemin bölünmesi de değildir. Çünkü belirsiz alacak davasında bölünen bir talep yoktur. Aksine talep sonucunun davanın başında geçici olarak belirlenmesi ve sonradan tahkikat aşamasında kesinleştirilmesi söz konusudur[76].

Manevi tazminatın bölünmezliği ve tekliği ilkesi manevi tazminatın bir defada istenebileceğini ifade etmektedir. Bu durum manevi tazminat taleplerinin kısmi dava olarak açılmasına engel teşkil etmektedir. Zarar görenin manevi tazminat talebini bölümler halinde isteyememesinin diğer bir sonucu da dava konusu yaptığı manevi zararın miktarını ıslah yoluyla artıramamasıdır[77]. Hal böyle olunca manevi tazminatın miktarı da tamamen hakimin takdirine bağlı olduğundan, uygulamada reddedilen manevi tazminat miktarı yönünde zayıf konumda olan işçi aleyhine yargılama giderleri ve vekalet ücretine hükmedildiğinden, iş kazası veya meslek hastalığı nedeniyle manevi tazminat miktarı belirsiz alacak davası ile açılabilmelidir.

Pekâla yukarıda bahsettiğimiz işçi alacakları bakımından yargılama neticesi talep edilen alacak miktarlarının ıslah yoluyla artırılması halinde ıslaha karşı yapılacak zamanaşımı itirazı neticesi durum nasıl olmalıdır. Uygulamada çok sıkıntılı olan bu konu üzerine şimdi de değinelim.

VI-İŞÇİ ALACAKLARI BAKIMINDAN ISLAH VE ISLAH ZAMANAŞIMI PROBLEMİ

a) Islah Kavramı:

Tarafların davada iddia ve savunmanın değiştirilmesi yasağı sebebiyle yapamadıkları işlemleri yaparak verdikleri dilekçeleri kısmen veya tamamen düzeltmelerine ıslah denilir[78].  Başka bir tanımla ıslah, taraflardan birinin yapmış olduğu bir usul işlemini tamamen veya kısmen düzeltmesidir[79].

Islahın amacı, davadaki taraflardan birinin davada eksik bıraktığı veya yanlış bildirdiği vakıaları, talep neticelerini tahkikat bitinceye kadar düzeltmesi olup, düzeltilecek işlemler tarafların kendi usul işlemleridir[80]. Dolayısıyla iki taraftan her biri usule yönelik olarak yaptığı muameleyi tamamen veya kısmen ıslah edebilir. Zira HMK 176. madde de bu husus açıkça belirtilmektedir. O halde ıslah, yeni bir dava olmayıp, açılan davada yapılan usuli bir işlemdir.

İşçi alacakları gerek belirsiz alacak davası gerekse kısmi dava ile ileri sürülebilir. Şimdi bu dava türlerine göre talep edilen işçi alacaklarının ıslah yoluyla artırılması halinde ıslah zamanaşımı itirazı halinde bu itirazın geçerli olup olmadığını inceleyelim.

b) Belirsiz Alacak Davası Bakımından Islah Zamanaşımı

Belirsiz alacak davasının açılmasının maddi hukuk bakımından doğurduğu en önemli sonuç, zamanaşımının kesilmesidir. Belirsiz alacak davası bakımından da davanın açılmasıyla zamanaşımı tüm alacak için kesilir. Zira davanın açıldığı tarihte alacaklının talebinin üst sınırı belirli değildir[81].

Bu sebeple işçi alacakları bakımından belirsiz alacak davasının açılabildiği hallerde HMK 107.madde 2.fıkrası gereği karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirttiği miktarı artırabilir. Başta belirtilen miktar kısmi davaya ilişkin bedel olmayıp, harç ödenmesi için sembolik bir bedel olduğundan zamanaşımı davanın açıldığı tarihte kesilmelidir. HMK madde 107/2’ye göre de alacak miktarının artırılması halinde bu miktara ilişkin herhangi bir şekilde zamanaşımı itirazında bulunulamaz.  Aksi halde bu durum, belirsiz alacak davasının ruhuna aykırı olur.

c) Kısmi Dava Yönünden Islah Zamanaşımı İtirazı

Yargıtay,  kısmi davalarda,  dava açılan kısım açısından ancak zamanaşımının kesildiğini, dava edilmeyen kısımlar yönünden ise zamanaşımı süresinin işlemeye devam ettiğini kabul etmektedir. Zira Yargıtay bir kararında ; “….davacı vekili bilirkişi raporunun tebliği üzerine, süresi içinde davasını ıslah etmiş ve davalı vekilince ıslah dilekçesinin kendisine tebliği üzerine duruşmada zamanaşımı savunmasında bulunmuş, ancak mahkemece bu itiraz değerlendirilmeksizin ilk bilirkişi raporuna göre karar verilmiştir. Her ne kadar, dava yeni usul yasasının yürürlük tarihinden sonra açılmış ise de, davacı vekili açıkça davasını belirsiz alacak davası olarak açtığını bildirmediğinden kısmi dava olarak kabul edilmesi zorunludur. Kısmi davada ise, zamanaşımı, dava ve ıslah tarihine göre ayrı ayrı belirlenmelidir. Bu nedenle mahkemece ıslah edilen miktar yönünden davalının süresi içinde yaptığı zamanaşımı savunması değerlendirilmeden karar verilmiş olması hatalı olup bozma nedenidir[82].” demek suretiyle kısmi davada ıslah ile artırılan kısım yönünden  zamanaşımı itirazında bulunulabileceği ve ıslah tarihine göre zamanaşımı itirazının değerlendirilmesi gerektiği belirtilmektedir.

Yargıtay’ın başka bir kararında ise “Yürürlükte bulunan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 176. Maddesinde Taraflardan her biri yapmış olduğu usul işlemlerinin bir kısmını ya da tamamını ıslah edebilir. Aynı davada, taraflar ancak bir kez ıslah yapılabilir. Aynı Kanun'un 177. maddesinde; tahkikatın sona ermesine kadar ıslah yapılabilir. Biçiminde düzenleme yapılmıştır. Dava dilekçesinde belirtilen dava konusunun (müddeabihin) ıslah yolu ile artırılması ek dava niteliğinde olmayıp dava dilekçesinin kısmi ıslahı niteliğindedir. Yasada ayrıca düzenlenmiş olması ve kendine özgü kurallarının olması nedeniyle ek dava niteliğinde kabul edilemez. Bu nedenle asıl davaya karşı ileri sürülebilecek zamanaşımı defi, ıslah edilen kısma karşı ileri sürülemez. Davacı süresi içinde tazminat davasını açtığından ve sadece miktar yönünden davasını ıslah ettiğinden ıslah ile artırılan bölümün süresinde olduğunun kabulü gerekir. Islah edilen bölümün zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle reddedilmesi doğru bulunmamıştır[83].”

Biz de bu ikinci karara katılıyoruz. Zira yukarıda da belirtildiği üzere, Islah bir usul işlemidir. Zira açılan davanın yargılaması devam ederken dava dahilinde yapılan usulü bir işlemdir. Islahın usul işlemi olduğu HMK 176.maddesinde de açıkça belirtilmektedir. Bu nedenle ayrı bir dava değildir. Dolayısıyla işçi alacakları kısmi dava olarak ta açılsa, davada talep edilen sadece alacak miktarı değil işçinin hukuken korunan menfaatidir. Örneğin işçi, tam belirleyemediği için ve şu an Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin belirsiz alacak davasına karşı tutumu yüzünden, davasını kısmi dava olarak açmış olabilir. Yargılamaların ve bilirkişi raporlarının düzenlenip mahkemesine teslim edilmesinin uzun bir zaman aldığı gerçeği karşısında ,işçi, yargılama esnasında düzenlenen hesap raporuna göre davasını ıslah ettiği tarih ile dava tarihi arasında ortalama bir yıl zaman geçmektedir. Bu nedenle de ıslahla artırdığı alacak miktarına karşı yapılan,  ıslah zamanaşımı itirazının kabul edilmesi halinde, işçinin hak ve alacakları yargılamadan kaynaklı nedenlerle zayi olacaktır. Bu durum hiç adil değildir. Bu nedenle işçi alacakları kısmi davaya konu olsa bile ancak ve ancak davalı davaya karşı cevap süresi içerisinde zamanaşımı itirazında bulunabilmeli, ıslahla artırılan kısma karşı tekrar bir zamanaşımı itirazında bulunamamalıdır.

VII- YARGITAY İÇTİHATLARINA GÖRE İŞÇİ ALACAKLARI BAKIMINDAN BELİRSİZ ALACAK DAVASI VE ISLAH ZAMANAŞIMI İTİRAZI

Çalışmamızda yer yer değindiğimiz üzere, işçi alacakları davalarını temyizen inceleyen Yargıtay Daireleri arasında işçi alacakları bakımından belirsiz alacak davasının uygulanması yönünde bir görüş birliği yoktur. Ayrıca işçi alacakları bakımından yapılan temyizleri inceleyen Yargıtay daireleri halen istikrarlı bir şekilde ıslah yapılan tarihten önceki alacak miktarları yönünden ıslah zamanaşımı itirazında bulunulması halinde bu zamanaşımı itirazı doğrultusunda işlem yapılması gerektiğini belirtmektedirler. Şimdi Yargıtay Daireleri’nin bahsedilen bu konular hakkındaki görüşlerini inceleyelim.

a)Yargıtay 7.Hukuk Dairesi’nin Görüşü

“Her ne kadar, dava yeni usul yasasının yürürlük tarihinden sonra açılmış ise de, davacı vekili açıkça davasını belirsiz alacak davası olarak açtığını bildirmediğinden kısmi dava olarak açıldığının kabul edilmesi zorunludur. Kısmi davalarda ise, zamanaşımı, dava ve ıslah tarihine göre ayrı ayrı belirlenmelidir. Bu nedenle mahkemece, davalının süresi içinde yaptığı ıslah edilen miktar yönünden zamanaşımı savunması değerlendirilmelidir[84].

Yargıtay 7.Dairesi, işçi alacakları bakımından belirsiz alacak davasının uygulanacağını kabul etmektedir. Fakat, davanın belirsiz alacak davası olarak nitelendirilebilmesi için, dava dilekçesinde, mutlaka belirsiz alacak davası olduğunun belirtilmesi gerektiği ifade edilmektedir. Eğer davanın belirsiz alacak davası olduğu dava dilekçesinde belirtilmemişse, davanın kısmi dava olarak nitelendirilmesi ve ona göre sonuçlandırılması gerektiği belirtilmektedir. Ayrıca 7. Hukuk Dairesi, kısmi davada ıslah zamanaşımı itirazının ileri sürülmesi halinde ıslah tarihinden önceki alacaklar yönünden zamanaşımının dikkate alınacağını istikrarlı bir şekilde sürdürmektedir. Biz bu görüşe yukarıda da bahsettiğimiz üzere ıslahın bir usul işlemi olması dolayısıyla katılmıyor ve dava kısmi olarak ta açılsa açıldığı tarih itibariyle tüm alacaklar yönünden zamanaşımının kesilmesi gerektiğini savunuyoruz. Bunun yanında 7.Daire tarafından işçi alacakları bakımından belirsiz alacak davasının kabul edilmesini de doğru buluyoruz.

b)Yargıtay 9.Hukuk Dairesi’nin Görüşü

“Somut uyuşmazlıkta dava konusu edilen tazminat ve alacaklara esas hizmet süresi ve ücret taraflar arasında uyuşmazlık konusudur. Diğer taraftan fazla mesai ücretinin belirlenmesine esas kayıtlar sunulmadığı gibi, davalı işveren, İş Kanunu’nun 8 ve 67. maddesindeki yükümlülüklerini de yerine getirdiğini savunmamıştır. Tazminat ve alacaklara hak kazanma ve hesap yönlerinden hizmet süresi pek çok etkene bağlı olarak değişkenlik göstermektedir. En başta işçinin, işe giriş ve fesih tarihlerinin taraflar arasında uyuşmazlık konusu olması halinde tazminata ve alacağa esas süre daima tartışmalı olacaktır. Bu durumdaki belirsizlik, yargılama ile giderilir. İş davalarına yansıyan yönüyle işçi ve işveren arasında en temel uyuşmazlık temel ücretin belirlenmesi noktasında ortaya çıkmaktadır. Yargıtay uygulamasına göre işçinin iddia ettiği temel ücret miktarı işverence kabul edilmediğinde meslek kuruluşlarından olası (adet-emsal olan) ücret yönünden araştırmaya gidilmekte ve çoğunlukla meslek odasının bildirdiği ücret hesaplamaya esas alınmaktadır. Bu ihtimalde işçi, iddia ettiği ücreti kanıtlayamamış olmaktadır. Zira ücretle ilgili tüm deliller işveren uhdesindedir ve işçinin çoğu kez bu delillere ulaşmasına imkân tanınmamaktadır. Bu yönüyle temel ücretin tespitindeki ve ispatındaki ülkemize has güçlükler sebebiyle kısmi davanın açılmasında işçinin hukuki menfaatinin olduğu kabul edilmelidir. Ayrıca kıdem tazminatı giydirilmiş ücretten, fazla mesai alacağı da muaccel olduğu tarihteki ücret üzerinden hesaplanacak, fazla mesai alacağı kayda dayanmadığı takdirde indirime tabi tutulacaktır. Tazminat ve alacaklar tartışmalı ve açıkça belirli değildir. Yargılama sırasında hesap raporu alınmasını, tazminat ve alacaklara esas hizmet süresi ile ücretin tespit edilmesini gerektirmektedir. Kısmi dava açılmasında yasanın aradığı unsurlar ve hukuki yarar şartı gerçekleştiğinden davanın görülmesi gerekir. Aksi gerekçe ile davanın usulden reddi isabetsizdir.

Kabule göre ise; Dava dilekçesinde talep sonucu açıkça belli olduğundan, mahkemenin “davacının, talep sonucunu dava dilekçesinde HMK’nın 119/1-ğ maddesine göre açıkça bildir- mek, başka ifade ile taleplerini somutlaştırmak zorunda olduğu, bu zorunluluğu yerine getir- meyen davacının dava açmakta hukuki yararının varlığından söz edilemeyeceği” gerekçesi yerinde değildir. Kaldı ki talep sonucunun açık olmadığı kabul edilse dahi 119/2 maddesi uya- rınca dava dilekçesindeki bu eksikliğin tamamlanması için süre verilmesi gerekirken bu kurala da uyulmamıştır. b) Diğer taraftan mahkemece dava konusu alacağın belli olduğu, kısmi dava açılmasında davacının hukuki yararının olmadığı kabul edilmiştir. Dava şartı olan hukuki yarar şartı tamamlanması gereken şartlardandır. Bu kabule göre ise yine davacı vekiline davasını tam dava olarak devam etmesi ve dava şartı olan hukuki yarar şartında eksikliği gidermesi için HMK’nın 115/2 maddesi uyarınca bir haftalık kesin süre verilmesi gerekirken Mahkemece kesin süre verilmeden yazılı şekilde davanın usulden reddi de isabetsizdir[85].

Görüldüğü üzere Yargıtay 9.Hukuk Dairesi de işçi alacakları bakımından belirsiz alacak davasını kabul etmektedir. Hukuki dayanak olarak belirttiği hususlara çalışmamızda geniş bir şekilde yer verdiğimizden burada tekrar değinmeyeceğiz. Fakat kararın ikinci kısmında yer verilen görüş çok önemlidir. Zira , “talep sonucunu dava dilekçesinde HMK’nın 119/1-ğ maddesine göre açıkça bildirmek, başka ifade ile taleplerini somutlaştırmak zorunda olduğu, bu zorunluluğu yerine getirmeyen davacının dava açmakta hukuki yararının varlığından söz edilemeyeceğigerekçesinin isabetli bir şekilde yerinde olmadığı belirtilmiştir. Biz de bu görüşe katılıyoruz. Çünkü, talep sonucunun açık olmadığı kabul edilse dahi HMK 119/2 maddesi uyarınca dava dilekçesindeki bu eksikliğin tamamlanması için mahkemece davacı tarafa süre verilmesi gerektiği açık bir şekilde düzenlenmiştir. Hal böyleyken bu düzenleme göz ardı edilerek maalesef, yerel mahkemelerce davaların usulden reddedildiğine şahit oluyoruz. Bu sebeple bu tespitin çok yerinde olduğunu düşünüyoruz.

 

c) Yargıtay 11.Hukuk Dairesi’nin Görüşü

 “Dava, sorumluluk davası niteliğinde olup mahkemece dava şartı yokluğundan davanın usulden reddine karar verilmiştir. 6100 sayılı Kanunun Belirsiz Alacak ve Tespit Davası Başlıklı 107. maddesinde "davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hallerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir..." hükmü öngörülmüştür. Açılacak davanın miktarı biliniyor ya da tespit edilebiliyorsa, belirsiz alacak davası açılamaz. Talep sonucunun belirlenememesi iki halde mümkündür: Ya dava açarken talep sonucunun belirlenmesi imkânsızdır ya da davacının dava açarken talep sonucunu belirlemesinin kendisinden beklenemeyecek olmasıdır. Ancak, HMK 'nın 107/3'nci maddesiyle bu konuda bir istisna getirilmiştir. Böylelikle dava açarken talep sonucunu belirleyemeyen davacı dilerse belirsiz alacak davası açabilecek, dilerse kısmi dava ile birlikte alacağın geri kalan kısmının tespitini isteyebilecek ve yine dilerse alacağın tümünün belirlenebilmesi için bir tespit davası açabilecektir. Açıklanan yasal düzenlemelerin ışığı altında somut olaya bakıldığında, niteliği itibariyle tazminat davası olan işbu davanın belirsiz alacak davası olarak açılması mümkün bulunmaktadır. Bu itibarla, mahkemece işin esasına girilerek tarafların delilleri toplanıp sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, kararın davacı yararına bozulmasına karar vermek gerekmiştir[86].

Bu kararda isabetli bir şekilde tazminat davalarının da niteliği itibariyle belirsiz alacak davasına konu edilebileceği belirtilmiştir. Maddi-Manevi Tazminat davaları ile ilgili çalışmamızda açıkladığımız üzere belirsiz alacak davası açılmasında hiçbir engel bulunmamaktadır. Zira bu dava türleri, belirsiz alacak davasının açılabilmesi için gerekli şartları taşımaktadırlar. Bu sebeple, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin bu kararına ve görüşlerine biz de katılıyoruz.

d) Yargıtay 22.Hukuk Dairesi’nin Görüşü

            “Zaman zaman, 6100 sayılı Kanun ile birlikte kabul edilen belirsiz alacak davası ile kısmi davaya ilişkin yeni düzenlemedeki sınırın tam olarak tespit edilemediği, birinin diğeri yerine kullanıldığı görülmektedir. Oysa bu iki davanın amacı ve niteliği ayrıdır. Alacak, belirli veya belirlenebilir ise, belirsiz alacak davası açılamaz; ancak şartları varsa kısmi dava açılması mümkündür. Kanunun kısmi dava açma imkânını sınırlamakla birlikte tamamen ortadan kaldırmadığı da gözetildiğinde, belirli alacaklar için, belirsiz alacak davası açılamasa da, şartları oluştuğunda ve hukuki yarar bulunduğunda kısmi dava açılması mümkündür. Aksi halde, sadece ya belirsiz alacak davası açma veya belirli tam alacak davası açma şeklinde iki imkândan söz edilebilir ki, o zaman da kısmi davaya ilişkin 6100 sayılı Kanun'un 109. maddesindeki hükmün fiilen uygulanması söz konusu olamayacaktır. Çünkü belirsiz alacak davasında zaten belirsiz alacak davasının sağladığı imkânlardan yararlanarak dava açılabilecek; şayet alacak belirli ise de, o zaman sadece tam eda davası açılabilecektir. Oysa kanun koyucunun abesle iştigal etmeyeceği prensibi gereği, anılan maddeyle kısmi davaya ilişkin düzenleme yapıldığı düşünülerek ve kanundaki sınırlamalara dikkat edilerek kısmi dava açılabilecektir.

Bu noktada şu da açıklığa kavuşturulmalıdır ki, şartları bulunmadığı halde dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı durumda davacıya herhangi bir süre verilmeden hukuki yarar yokluğundan davanın reddi yoluna gidilmelidir. Çünkü, alacağın belirlenebilmesi mümkün iken, böyle bir davanın açılmasına Kanun izin vermemiştir. Böyle bir durumda, belirsiz alacak davası açmakta hukuki yarar yokluğundan dava reddedilmeli, ek bir süre verilmemelidir. Zira, burada talep açıktır, bu sebeple 6100 sayılı Kanun'un 119/1 -ğ maddesinin uygulanarak süre verilmesi mümkün değildir; aslında açılmaması gerektiği halde belirsiz alacak davası açılmış olduğundan, bu konudaki eksiklik de süre verilerek tamamlanamayacağından, dava hukuki yarar yokluğundan reddedilmelidir. Buradaki hukuki yarar, sonradan tamamlanacak nitelikte bir hukuki yarar değildir. Çünkü, dava açıldığında o sırada mevcut olmayan hukuki yarar, bunun da açıkça mahkemece bilindiği bir durumda, tamamlanacak bir hukuki yarar değildir. Aksinin kabulü, aslında açık olan talep sonucunun süre verilerek davacı tarafından değiştirilmesi ve bulunmayan hukuki yararın sağlanması için davacıya ek imkân sağlanması anlamına gelecektir ki, buna usûl bakımından imkân yoktur, böyle bir durum taraflar arasındaki eşitlik ilkesine de aykırı olacaktır (H. Pekcanıtez/O. Atalay/M. Özekes, Medeni Usul Hukuku, 14. Bası, Ankara 2013, s. 454). Bunun yanında, şayet açılan davada asgari bir miktar gösterilmişse ve bunun alacağın bir bölümü olduğu anlaşılmakla birlikte, belirsiz alacak davası mı yoksa belirli alacak olmakla birlikte kısmi dava mı olduğu anlaşılamıyorsa, bu durumda 6100 sayılı Kanun'un 119/1-ğ maddesinin aradığı şekilde açıkça talep sonucu belirtilmemiş olacaktır. Talep, talep türü ve davanın niteliği açıkça anlaşılamıyorsa, talep muğlaksa, aynı Kanun'un 119/2. maddesi gereğince, davacıya bir haftalık kesin süre verilerek talebinin belirsiz alacak davası mı, yoksa kısmi dava mı olduğunun belirtilmesi istenmelidir. Verilen bu süreden sonra, davacının talebini açıklamasına göre bir yol izlenmelidir. Eğer talep, davacı tarafından belirsiz alacak davası şeklinde açıklanmış olmakla birlikte, gerçekte belirsiz alacak davası şartlarını taşımıyorsa, o zaman yukarıdaki şekilde hareket edilmeli, hukuki yarar yokluğundan dava reddedilmelidir. Açıklamadan sonra talep belirsiz alacak davası şartlarını taşıyorsa, bu davanın sonuçlarına göre, talep kısmi davanın şartlarını taşıyorsa da kısmi davanın sonuçlarına göre dava yürütülerek karar verilmelidir (Dairemizin 31.12.2012 tarih 2012/30463 esas 2012/30091 karar sayılı kararı). 6100 sayılı Kanun'un 110. maddesinde düzenlenen, davacının aynı davalıya karşı birbirinden bağımsız birden fazla asli talebini aynı dava dilekçesinde ileri sürmesi olarak tanımlanan davaların yığılması (objektif dava birleşmesi) halinde, talep sayısı kadar dava bulunduğu kabul edildiğinden ve aynı Kanun'un 297/2. maddesi uyarınca da her bir talep bakımından ayrı ayrı hüküm verilmesi gerektiğinden, bu durumda da dava dilekçesinde ileri sürülen taleplerin belirsiz alacak olup olmadığının her bir talep bakımından ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekecektir.

Tüm bu açıklamalar sonucunda şunu belirtmek gerekir ki, iş hukukundan kaynaklanan alacaklar bakımından baştan belirli veya belirsiz alacak davası şeklinde belirleme yapmak kural olarak doğru ve mümkün değildir. Bu sebeple iş hukukunda da belirsiz alacak davasının açılabilmesi, bu davanın açılması için gerekli şartların varlığına bağlıdır. Eğer bu şartlar varsa, iş hukukunda da belirsiz alacak davası açılabilir, yoksa açılamaz (C. Simil, Belirsiz Alacak Davası, I. Bası, İstanbul 2013, s. 414). Keza aynı şey kısmî dava için söz konusudur.

Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında eldeki davaya konu somut olayın özellikleri dikkate alınarak belirsiz alacak davası yönünden yapılan değerlendirmede;

Davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı şüphesizdir. Uyuşmazlık konusu toplu iş sözleşmesinden kaynaklanan ücret farkı, ilave tediye alacağı, ikramiye alacağı, yemek bedeli, vardiya nöbet primi alacağı, ulusal bayram genel tatil ücreti, 6 günlük prim alacağı ve giyecek yardımı alacakları bakımından; talep içeriğinden de açıkça anlaşıldığı üzere, davacı sendikaya üye olduğu ve toplu iş sözleşmesinden yaralanabileceği tarihi, çalışma süresini, en son ödenen ücreti, toplu iş sözleşmesi gereği alması gerektiğini iddia ettiği aylık ücret miktarım, ödenmesi gereken ikramiye, ilave tediye ve yemek yardımı tutarını işyerinde uygulanan toplu iş sözleşmesi hükümleri gereğince belirleyebilecek durumdadır. Bu halde toplu iş sözleşmesinden kaynaklı fark ücret, ilave tediye, ikramiye ve yemek bedeli alacakları, belirsiz alacak değildir. Dava konusu edilen alacakların belirlenebilir olmaları ve belirsiz alacak davasına konu edilemeyecekleri anlaşılmakla, hukuki yarar yokluğundan davanın usulden reddi gerekirken yazılı şekilde esasa girilerek karar verilmesi hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir[87].

Bu kararı, Yargıtay 22.Hukuk Dairesi, belirsiz alacak davası olarak açılan işçi alacaklarına ilişkin olarak hemen hemen tüm kararlarında aynı şablonla kullanmaktadır. Kararın içeriğine ve dayanaklarına baktığımızda, “Alacak, belirli veya belirlenebilir ise, belirsiz alacak davası açılamayacağı; ancak şartları varsa kısmi dava açılmasının mümkün olduğu, şartları bulunmadığı halde dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı durumda davacıya herhangi bir süre verilmeden hukuki yarar yokluğundan davanın reddi yoluna gidilmesi gerektiği, 6100 sayılı Kanun'un 110. maddesinde düzenlenen, davacının aynı davalıya karşı birbirinden bağımsız birden fazla asli talebini aynı dava dilekçesinde ileri sürmesi olarak tanımlanan davaların yığılması (objektif dava birleşmesi) halinde, talep sayısı kadar dava bulunduğu kabul edildiğinden ve aynı Kanun'un 297/2. maddesi uyarınca da her bir talep bakımından ayrı ayrı hüküm verilmesi gerektiğinden, bu durumda da dava dilekçesinde ileri sürülen taleplerin belirsiz alacak olup olmadığının her bir talep bakımından ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiği,  iş hukukundan kaynaklanan alacaklar bakımından baştan belirli veya belirsiz alacak davası şeklinde belirleme yapmanın kural olarak doğru ve mümkün olmadığı, Bu sebeple iş hukukunda da belirsiz alacak davasının açılabilmesi, bu davanın açılması için gerekli şartların varlığına bağlı olduğu, somut uyuşmazlık açısından da toplu iş sözleşmesinden kaynaklanan alacaklar olduğu için bunların belirlenebileceği bu sebeple belirsiz alacak davasına konu olamayacağı noktalarına biz de katılıyoruz.

Fakat çalışmamızda özellikle değindiğimiz üzere, işçi alacaklarındaki genel belirsizlik nedeniyle belirsiz alacak davası açılması çok katı kurallara bağlanmamalı, açık bir şekilde belirli olan alacaklar bakımından, örneğin bu kararda belirtilen somut olaydaki gibi Toplu İş Sözleşmesinden kaynaklanan ek ücret, ek İkramiye v.s talepler gibi somut ve belirlenebilir talepler yönünden belirsiz alacak davası açılamaz. Fakat Toplu İş Sözleşmesine taraf olmayan bir işçi ile işveren arasındaki uyuşmazlıklar bakımından 22.Hukuk Dairesi’nin bu katı tutumu sergilememesi gerekmektedir. Kendi kararlarında da değindikleri üzere özellikle HMK 110. maddeye göre genel olarak davaların yığılması şeklinde açılan işçi alacakları bakımından dava dilekçesinde ileri sürülen taleplerin belirsiz alacak olup olmadığının her bir talep bakımından ayrı ayrı değerlendirilmesinin gereksinimi yadsınamaz bir gerçektir. Yukarıda da değindiğimiz üzere, işçi alacakları bakımından belirsiz alacak davasının sağladığı en büyük avantaj, kaybetmeyi göze alamayacağı tek bir kuruşa bile ihtiyacı olan işçinin açtığı davada belirli hale gelen alacağının ıslah zamanaşımına takılması probleminin bulunmamasıdır. Bu sebeple de mevcut durum her zaman göz önünde tutulmalı ve işçi alacakları bakımından eğer açık bir şekilde somut olayda alacak yönünden belirlenebilirlik durumu yoksa belirsiz alacak davasına karşı katı bir tutum sergilenmemeli ve olabildiğince olumlu bakılmalıdır. Aksi takdirde belirsiz alacak davasının işçi alacakları bakımından uygulaması bulunmayacak ve bu alacak kalemleri yönünden ölü doğduğu bir alan olarak HMK metninde kalacaktır.  

            SONUÇ

Belirsiz alacak davası, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunuyla Hukukumuza giren yeni bir dava türüdür. İşçi alacaklarının belirsiz alacak davası ile talep edilebilip edilemeyeceği hususu doktrinde hatta Yargıtay ilgili daireleri arasında bile ciddi tartışma konusudur. Bu denli ciddi bir şekilde tartışılması,  belirsiz alacak davasının işçi alacakları bakımından uygulanmamasını gerektirmez. Zira işçi alacaklarındaki belirsizlik ispatla ilgili olmadığı gibi, kayıt dışılığın had safhada olduğu ülkemiz açısından, objektif nedenlerden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, işçi alacakları, her somut durum kendi içerisinde değerlendirilmek üzere belirsiz alacak davasına konu olabilir. Buna usul ve yasa bakımından hiçbir engel yoktur.

İş hukukumuzun temel amacı, zayıf konumda olan işçinin korunmasıdır. Tabiî ki bu koruma sınırsız değildir. Lakin katı usul kuralları ve mevzuat hükümleri ile madde lafzı  arasında işçiyi ve haklarını sıkıştırmak adalete uygun bir davranış olmadığı gibi işçinin korunması temel ilkesine de açıkça aykırılık teşkil etmektedir. Zira alacağını belirleyemeyen bir işçinin davasını belirsiz alacak davası olarak açmasında hukuki yararın olduğu bir gerçektir. Bu nedenle her somut olay kendi içerisinde değerlendirilmeli ve tüm işçi alacaklarına yönelik belirsiz alacak davası açılamayacağı yönünde genel bir tavır sergilenmemelidir. Zira bazı Yargıtay Daireleri tarafından bu konuya katı kurallarla yaklaşılmakta ve adı gibi belirsiz olan davanın hukuki durumu ve işçi alacakları bakımından uygulama alanının bulunup bulunmadığı konusu daha da belirsiz hale gelmektedir. Oysa aynı Yargıtay, 1976 tarihli bir kararında[88] “Hakim, tabiata, olağana, gerçeğe, uygun bir biçimde, katı kalpler ve katı kalıplar içerisinde sıkışıp kalmadan, uyuşmazlığa İnsan Kokusu taşıyan bir çözüm getirmek zorundadır.” yorumuna imza atmıştır

            Belirsiz alacak davası ile ıslah zamanaşımı itirazı son bulmuştur. Fakat Yargıtay kararlarında değinildiği üzere, işçi alacakları yönünden belirsiz alacak davası açılabilme usulü benimsenmezse, bu durum yine eski yasa dönemindeki gibi işçiyi kısmi dava açma yoluna sevk edecek, fakat işçi bu sefer de Yargıtay kararlarında belirtildiği üzere sadece dava açtığı kısım yönünden zamanaşımı süresini kesmiş olacaktır. Yargılama sırasında alınan bilirkişi raporuyla alacak miktarı belirlenmiş olacak ve Islah kurumu hayata geçirilecek, fakat işçi bu sefer de Islah Zamanaşımı itirazı tehlikesiyle baş başa kalacaktır. Bunun neticesi de işçinin ıslah tarihi öncesi hakları zayi olacaktır. Bu durum hiç ama hiç adil değildir. Zira çalışmada belirttiğimiz ve kanıtladığımız üzere, ıslah yeni bir dava değil, mevcut davada yapılan bir usul işlemidir. Zira kısmi dava açılma şartlarından biri de alacağın tam olarak belirlenememesidir. Zira alacak, dava açıldığı tarihte tam belirli ise HMK 109.madde gereği zaten kısmi dava açılamayacaktır. Bu nedenle işçi, kısmi dava yolu ile davasını açsa, dava açılan tarih itibariyle tüm alacak miktarları yönünden zamanaşımı kesilmeli ve ıslah zamanaşımı itirazına maruz kalsa dahi ıslah tarihinden önceki hak ve alacakları zayi olmamalıdır. Bu konu da yine Yargıtay daireleri arasında tartışmalıdır.

Hal böyleyken hukuki belirsizliğin hukuk devletinde bulunmaması gerektiği evrensel kuralından yola çıkarak, gerek işçi alacakları bakımından belirsiz alacak davasının uygulanıp uygulanmayacağı sorunu, gerekse işçi alacaklarının kısmi davaya konu olması halinde ıslah edilen kısmın zamanaşımı itirazına maruz kalıp kalmayacağı konularında çok acil İçtihadı Birleştirme Genel Kurul kararlarına ihtiyaç bulunmaktadır. Umarız işçi alacakları bakımından hayati öneme sahip bu iki sorun en kısa sürede olması gerektiği gibi hak ve adalet bağlamında çözüme kavuşturulur.    

              KAYNAKÇA

Akın, Levent                         : “İşçilik Alacakları ve Belirsiz Alacak Davası”, Çimento Endüstrisi  İşverenleri Sendikası Dergisi, Kasım 2012

Akyiğit, Ercan                      :  İçtihatlı ve Açıklamalı 4857 Sayılı İş Kanunu Şerhi, Ankara 2006 2.Cilt

Balcı, Mesut                           :  İş Kazası veya Meslek Hastalığından Doğan Maddi ve Manevi   

              Tazminat Davaları Uygulaması, 2.Baskı, Ankara 2011

Başkan, Esra                        : “6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Hükümlerinin İş Davalarındaki Yargılama Usulüne Etkisi”, Türkiye Adalet       Akademisi Dergisi, Yıl:4, Sayı:12

Bilgen, Mahmut                    : Hukuk Yargılamasında Islah, 2.Baskı, Ankara 2010

Çelik, Nuri                            : İş Hukuku Dersleri, 25. Bası, İstanbul 2012

Çenberci, Mustafa               : İş Kanunu Şerhi, 6.Baskı, Ankara 1986

Çil, Şahin /

Kar, Bektaş                           : 6100 Sayılı HMK’ye göre İş Yargısında Belirsiz Alacak

   Davası ve Kısmi Dava, 2.Baskı, Ankara 2012

Çolak, Mahmut/

Çolak, Mustafa                     : İşçi İşveren Sendikalar ve Tüm Kurumlara Yönelik Yargı Kararları Işığında 4857 Sayılı İş Kanunu’na Göre Kıdem Tazminatı ve Uygulaması, Ankara 2006

Deynekli Adnan/

Sedat Kısa                             : İtirazın İptali Davaları İcra İnkar ve Kötüniyet Tazminatları,

             Ankara 2002

Evren, Öcal Kemal               : İş Hukukunda Ücret ve Uygulaması, Ankara 2007

Günay, Cevdet İlhan           : İş Davaları, 4.baskı, Ankara 2014

Günay, Cevdet İlhan           : İş Hukuku Yeni İş Yasaları, 5.Baskı, Ankara 2013

Günay, Cevdet İlhan           : İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukuku, Ankara 2010

Kılıçoğlu, Mustafa                : 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu El Şerhi,

  İstanbul 2012

Kılıçoğlu, Mustafa/

Şenocak Kemal                     : İş Kanunu Şerhi, 3.Baskı, İstanbul 2013

Kuru, Baki/

Arslan, Ramazan/

Yılmaz, Ejder                        : Medeni Usul Hukuku, 10.Baskı, Ankara 1998

Kuru, Baki/

Budak, Ali Cem                    : Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Getirdiği Başlıca Yenilikler, İstanbul Barosu Dergisi, Cilt:85, Sayı: 2011/5

Narmanlıoğlu, Ünal             : İş Hukuku, 1.Bası, İzmir 1998

Ocak, Uğur                           : 4857 Sayılı İş Kanunu’na göre 9.Hukuk Dairesi’nin Emsal İçtihatlarıyla İşçilik Alacakları, 2.Baskı, Ankara 2013

Özkaya-Ferendeci, H.Özden : “Alman Ve İsviçre Hukukları’ndaki Kademeli Dava ile 6100 Sayılı Hmk’ya Göre Belirsiz Alacak Davası’nın Karşılaştırılması”, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt:18

Pekcanıtez, Hakan/

Atalay, Oğuz/

Özekes, Muhammet              :  Hukuk Muhakemeleri Kanunu Hükümlerine Göre Medeni Usul Hukuku, 10. Bası, Ankara 2011

Pekcanıtez, Hakan                : “Belirsiz Alacak Davasının İş Hukukunda Uygulanması”, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi Cilt: 15, Özel Sayı, 2013

Pekcanıtez, Hakan                : “Belirsiz Alacak Davası”, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt:11, Özel Sayı, 2009

Simil, Cemil                           : Belirsiz Alacak Davası, İstanbul 2013

Sungurtekin-Özkan, Meral : Türk Medeni Yargılama Hukuku, İzmir 2013

Süzek, Sarper                       :  İş Hukuku, 9.Baskı, İstanbul 2013

Topçu, Umut                         :  İşçi Alacak Davaları ve Belirsiz Alacak Davaları, 2. Bası, Ankara 2012

Yavaş, Murat                        : “Belirsiz Alacak Davasının İş Davalarına Etkileri”, Kadir Has Üniversitesi Hukuk Fakültesi, İş Hukukunda Güncel Sorunlar (2) Seminer-Mayıs 2012, Kadir Has Üniversitesi Yayınları, Kasım 2012

Yılmaz, Ejder                       : Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi, 2.Baskı, Ankara 2013

Legal İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku Dergisi, Cilt: 11, Sayı: 42, Yıl:2014

Legal İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku Dergisi Cilt: 9, Sayı: 36, Yıl:2012

Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı

 

[1] Yılmaz, Ejder, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi, 2.Baskı, Ankara 2013, s.739

[2] Pekcanıtez, Hakan, “Belirsiz Alacak Davası”, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt:11, Özel S:2009,s.511

[3] Pekcanıtez, Hakan/Atalay, Oğuz/Özekes, Muhammet , Hukuk Muhakemeleri Kanunu Hükümlerine Göre Medeni Usul Hukuku, 10. Bası, Ankara 2011, s.300

[4] Yılmaz, s.739

[5] Çil / Kar,  6100 Sayılı HMK’ye göre İş Yargısında Belirsiz Alacak Davası ve Kısmi Dava, 2.Baskı, Ankara 2012, s.21

[6] Pekcanıtez/Atalay/Özekes, s.301

[7] Simil, Cemil, Belirsiz Alacak Davası, İstanbul 2013, s.94-95

[8] Pekcanıtez, Hakan, “Belirsiz Alacak Davasının İş Hukukunda Uygulanması”, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi Cilt: 15, Özel S.2013, s.934

[9] Özkaya-Ferendeci, H.Özden, “Alman Ve İsviçre Hukukları’ndaki Kademeli Dava ile 6100 Sayılı Hmk’ya Göre Belirsiz Alacak Davası’nın Karşılaştırılması”, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt:18, s.355

[10] Baskan, Esra, “6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Hükümlerinin İş Davalarındaki Yargılama Usulüne Etkisi”, Türkiye Adalet Akademisi Dergisi, Yıl:4, Sayı:12 (Ocak 2013), s.331.

[11] Yılmaz, s.739.

[12] Simil, s.97.

[13] Çil/ Kar, s.27.

[14] Simil, s.98.

[15] Yılmaz, s.765.

[16] Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 24.03.2004 T., 2004/9-168 E., 2004/150 K. “…Öte yandan, dava dilekçesinin sonuç bölümünde fazlaya ilişkin haklar saklı tutulmuş olsa bile, dilekçede isteklere ait kalemler teker teker gösterilmiş ve bu kalemlerin karşılığı alacaklar bildirilmiş, başka bir ifade ile alacağın ne miktardan ibaret olduğu tayin ve tespit edilmiş ise fark alacak için dava açılamaz, bu şekilde açılan ek dava reddedilir.” , Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı, s.5.9.5

[17] Simil, s.98.

[18] Pekcanıtez/Atalay/Özekes, s.315.

[19] Legal İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku Dergisi Cilt: 9, Sayı: 36, Yıl:2012,s.241.

[20] Pekcanıtez/Atalay/Özekes, s.302.

[21] Yılmaz, s.765.

[22] Pekcanıtez/Atalay/Özekes, s.303.

[23] Çil/ Kar, s.29.

[24] Çil/ Kar, s.29.

[25] Pekcanıtez,  “Belirsiz Alacak Davasının İş Hukukunda Uygulanması”, s.938.

[26] Kılıçoğlu, Mustafa, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu El Şerhi, İstanbul 2012, s.582.

[27] Aynı yönde bkz, Pekcanıtez, s..938; Çil/Kar, s.30.

[28] Kuru/Budak, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Getirdiği Başlıca Yenilikler, İstanbul Barosu Dergisi, Cilt:85, Sayı: 2011/5, s.12

[29] Deynekli, Adnan/Kısa,Sedat, İtirazın İptali Davaları İcra İnkar ve Kötüniyet Tazminatları, Ankara 2002, s.179

[30] Çil/ Kar, s.32.

[31] HGK, 12.03.2003 T., 19-109/152, (Simil, s.211).

[32] Simil, s.212.

[33] Çil/ Kar, s.32.

[34] Legal İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku Dergisi, Cilt: 11, Sayı: 42, Yıl:2014,s.334.

[35] Simil, s.225.

[36] Sungurtekin Özkan, Meral, Türk Medeni Yargılama Hukuku, İzmir 2013, s. 161-162.

[37] Yavaş, Murat “Belirsiz Alacak Davasının İş Davalarına Etkileri”, Kadir Has Üniversitesi Hukuk Fakültesi, İş Hukukunda Güncel Sorunlar (2) Seminer-Mayıs 2012, s.72-75.

[38] Simil, s.412.

[39] Süzek, Sarper, İş Hukuku, 9.Baskı, İstanbul 2013, s.364.

[40] Çenberci, Mustafa, İş Kanunu Şerhi, 6.Baskı, Ankara 1986, s.668.

[41] Evren, Öcal Kemal, İş Hukukunda Ücret ve Uygulaması, Ankara 2007, s.28.

[42] Çil/ Kar, s.96.

[43] Yargıtay 7.HD., 28.10.2013 T., 2013/8927 E., 2013/16396 K., Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı

[44] Çil/ Kar, s.97.

[45] Yargıtay 22.HD. 31.10.2014 T., 2014/27826 E., 2014/29950 K., Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı

[46] Çil/ Kar, s.100.

[47] Akın, Levent, İşçilik Alacakları ve Belirsiz Alacak Davası, Çimento Endüstrisi İşverenleri Sendikası Dergisi, Kasım 2012,s.29-30.

[48] Günay, Cevdet İlhan, İş Hukuku Yeni İş Yasaları, 5.Baskı, Ankara 2013, s.574.

[49] Narmanlıoğlu, Ünal, İş Hukuku, 1.Bası, İzmir 1998, s.400.

[50] Çolak, Mahmut/Çolak, Mustafa, İşçi İşveren Sendikalar ve Tüm Kurumlara Yönelik Yargı Kararları Işığında 4857 Sayılı İş Kanunu’na Göre Kıdem Tazminatı ve Uygulaması, Ankara 2006, s.81.

[51] Çil/ Kar, s.75.

[52] 02.01.2014 Tarih, 2014/15 No’lu Vergi Sirküleri ile 2014 yılı için uygulanacak kıdem tazminatına esas tavan ücreti 3.438,22 TL olarak belirlenmiştir.

[53] Çelik, Nuri,  İş Hukuku Dersleri, 25. Bası, İstanbul 2012, s.303.

[54] Çil/ Kar, s.76.

[55] Süzek, s.534.

[56] Günay, Cevdet İlhan, İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukuku, Ankara 2010, s. 255.

[57] Yargıtay 9.HD. 27.02.2012 T., 2012/1757 E., 2012/5742 K., Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı

[58] Topçu, Umut,  İşçi Alacak Davaları ve Belirsiz Alacak Davaları, 2. Bası, Ankara 2012, s. 223; Çil/Kar, 

    s. 80.

[59] Akyiğit, Ercan, İçtihatlı ve Açıklamalı 4857 Sayılı İş Kanunu Şerhi, Ankara 2006, 2.Cilt, s.1506.

[60] Akyiğit, s.1507.

[61] Çil/ Kar, s.104.

[62] Ocak, Uğur, 4857 Sayılı İş Kanunu’na göre 9.Hukuk Dairesi’nin Emsal İçtihatlarıyla İşçilik Alacakları, 2.Baskı, Ankara 2013, s.893.

[63] Ocak, s.891.

[64] Çil/ Kar, s.106.

[65] Çil/ Kar, s.123.

[66] Günay, Cevdet İlhan, İş Davaları, 4.baskı, Ankara 2014, s.954.

[67] Çil/ Kar, s.118.

[68] Günay, İş Davaları, s.999.

[69] Çil/ Kar, s.87.

[70] Kılıçoğlu, Mustafa/Şenocak,Kemal, İş Kanunu Şerhi, 3.Baskı, İstanbul 2013, s.842.

[71] Süzek, s.431.

[72] Balcı, Mesut, İş Kazası veya Meslek Hastalığından Doğan Maddi ve Manevi Tazminat Davaları Uygulaması,  

   2.Baskı, Ankara 2011, s.182. 

[73] Yargıtay 21.HD., 06.03.2013 T., 2013/3004 E., 2013/4066 K., Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı

[74] Pekcanıtez, s.939.

[75] Yargıtay 21.HD., 06.03.2013 T., 2013/3004 E., 2013/4066 K., Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı

[76] Pekcanıtez, s.942.

[77] Simil, s.376-377.

[78] Pekcanıtez/Atalay/Özekes, s.394.

[79] Kuru, Baki/Arslan, Ramazan/Yılmaz, Ejder, Medeni Usul Hukuku, 10.Baskı, Ankara 1998, s.520.

[80] Bilgen, Mahmut, Hukuk Yargılamasında Islah, 2.Baskı, Ankara 2010, s.1.

[81] Simil, s.348.

[82] Yargıtay 7.HD., 12.05.2014 T., 2014/6536 E., 2014/10399 K., Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı

[83] Yargıtay 4.HD., 20.12.2011 T.,2010/11974 E., 2011/13758 K., Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı

[84] Yargıtay 7.HD. 12.05.2014 T., 2014/6536 E., 2014/10399 K., Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı

[85] Yargıtay 9.HD. 27.02.2012, 1757/5742, Çil/Kar, s.193 vd.

[86] Yargıtay 11.HD. 30.06.2014 T., 2014/5986 E., 2014/12507 K., Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı

[87] Yargıtay 22.HD., 31.10.2014 T., 2014/27804 E., 2014/29928 K., Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı

[88] Yargıtay 1.HD., 31.12.1976 T., 1976/9370, 1976/13138 K., Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı

içi

Avukat Süleyman TOPAK